En Dost Bilgi, Aramadığında Bulduğundur!

 

“Her türlü bilgi edinimi, benliğin genişlemesidir; ancak bu genişleme en iyi, doğrudan aranmadığında elde edilir.”

Russell

Gerçekten de benliği en çok genişleten bilgi, aramadan bulduğun bilgidir. Aramanın gerginliğine düşmeden, yaşamın içinde öylece karşılaşıp tanıştığın bilgi… Doğrudan hiçbir amaca bağlı olmayan, sırf bir şeyi çok istediğin ya da sevdiğin için zihninin kendiliğinden ortaya çıkardığı, zamandan da mekândan da bağımsız, senin dışında kimsenin amacı olmayan bilgi…

Yukarıdaki bu tarif aynı zamanda öğrenim ve edinim arasındaki farkı da tarif ediyor. Özü bakımından sadece bilgi transferi olan “öğrenimin” aksine “edinim” doğal ve doğrudan bir anlama yoludur çünkü insanın doğasında vardır. Daha doğrusu edinim, belirlenmiş yasalardan çok görece kurallarla işleyen ve bireyin kişisel amaçlarının dışında herhangi bir hedef gütmeyen anlama sürecidir. En iyi örneği de dildir herhalde. Neredeyse istisnasız tüm insan evladı daha üç yaşında ana dilini kolayca edinirken, sonraki dönemlerde başka bir dili öğrenmeye harcadığı devasa çabanın nedeni de edinimle öğrenim arasındaki bu farktır.

Teknik olarak edinim ve öğrenim arasındaki bir diğer fark da ihtiyaç/bilgi sıralaması. Geleneksel öğretimde bilginin servisi için bir ihtiyaç beklenmez. Bilgi verilir ve bir gün o bilgi için ihtiyacın peyda olacağı umulur. Kişisel farklılıklar gözetilmeksizin, standart gereksinimler için standart bilgiler istiflenir. Oysa edinimde öncelik hep kişisel ihtiyaçtadır. Çünkü hayatın doğal akışı içinde gereksinim oluşmadan anlama için istek de çaba da kolay kolay oluşmaz. Ama anlamada “ihtiyaç” belirleyici olduğunda, bilgi öylesine derinlere işler ki edinilen bilginin çoğu zaman farkına bile varılmaz. Hatta edinimde asıl hedefin bilginin kendisi değil de işlevi olması öylesine barizdir ki işlevi belirlenmemiş bir bilgi, bilgi dahi sayılmaz.

Eğitim sisteminde öğrencilerin altı ile on altı yaşları arasında her yıl edinim becerilerinde yüzde onluk bir kayıp yaşadıkları varsayılırsa, daha yetişkin dahi olamadan bu becerilerin neredeyse tamamını yitirdiklerini söylemek mümkün. Bu akıl almaz süreçte edinim becerilerini koruyabilenlerse, sadece sanatsal yatkınlığı ya da en azından azmi olan öğrenciler oluyor.

Geleneksel öğrenme yöntemlerinin, özellikle gelişmemiş ülkelerin gelişmemiş hükümetleri açısından iktisadi önemini; insanları dönüştürdüğü şey bakımından mevcut sistem için ne denli işlevsel olduğunu biliyoruz. Anlama denilen o devasa olguyu sadece kendi fayda alanında tutmanın ve insanların anlayabileceği bilgileri bir şekilde kontrol edip algılarını yönetmenin en iyi yolunun bilgi edinimlerini zapturapt altına almak olduğunu da biliyoruz. Bu bakımdan da bir araç olarak edinim becerisi elbette sistem için kontrolsüz bilmeye neden olabilecek hayati bir tehdittir. Ama öte yandan gelişmiş toplumlarda edinim, eğitim sistemlerinin olmazsa olmaz özelliğidir.

Bu konuyla ilgili söylenecek son söz, öğrenilen bilgilerin başkalarının malı, buna karşı sadece edinilen bilginin sizin malınız olduğudur. Bu bakış açısının eğitimin her alanına sirayet etmesi için de bize lazım olan akıllı zekâlar, zeki akıllar.

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Mutlak Bilme Neden Mümkün Değil?

Yorum Yap