Evrendeki Bilinmezlik Miktarı

 

Aksini düşündürecek pek çok çeldirici olsa da evrendeki bilinmezlik miktarı, aynı enerji miktarı gibi hiçbir zaman değişmez. Bilimden böyle bir beklenti evrenin de yaşamın da doğasına aykırı. İnsan zihni geliştikçe bu miktarın arttığı yönündeki algının nedeni ise oransal büyümeyi çoğalma olarak algılamamız. Oysa dışarıdan nasıl görünürse görünsün, evrendeki bilgi miktarı da bilinmezlik miktarı da hep sabittir. (Ya da en azından, henüz bilmediğimiz karmaşık bir formüle bağlıdır.)

Bu görüş evrensel bir sabitliği tarif etmiyor elbette; maddenin enerjiye, enerjinin de maddeye dönüşümü gibi, oluşan her yeni bilginin evrende yeni bir bilinmezi yoktan var ettiğini, her yeni bilinmezin de potansiyel yeni bir bilgi taşıdığını, bu döngünün de sonsuza dek sürecek bir devinim olduğunu söylüyor. Yani doğada bilgiyle bilinmezlik arasında gizemli bir ilişki, sabit bir denge olduğunu söylesek abartmış olmayız.  Zaten tüm bilim tarihi de bu görüşü destekliyor gibi. Bilim daha bugüne değin, yeni bir bilinmeze neden olmadan tek bir bilgi üretebilmiş değil. Asırlardır bilim insanları, ortaya çıkardıkları bilgi miktarı kadar yeni bilinmezlere de neden oluyorlar. Bazı dönemlerde insan kibri, keşfedilecek her şeyi keşfettiği yanılgısına düşse de henüz skoru bilgi lehine bir kez bile çeviremedi.

Mikro düzeyde, insan yaşamında da durum farklı değil. Bireysel bilgi miktarını çoğaltan herkes, farkında olsun ya da olmasın, bir yandan yaşamındaki bilinmezlerin sayısını artırıyor. En basit konularda dahi öğrendiğimiz her bilgi hemen yeni bir bilinmeze yol açıyor. Bilinmez sayısını azaltma konusunda ısrarcı olanlarsa bunu ancak kendilerini yeni bilgilere kapatarak sağlayabiliyor. Bu da anlaşılabilir bir şey. Bu insanlar içlerindeki meçhul yorgunluğundan, kendilerini ancak bu şekilde koruyabiliyor.

İnsan için bilgi ve bilinmezlik oranının bu denli değişmez olması bizi korkutmamalı aslında. Hatta bu dengenin bozulmasını, gün gelip bilinmezliğin tükenmesini insan türünün yaşlılığı, sonun başlangıcı olarak algılamalıyız. Böyle bir yıkımı önlemek için de soru üretiminin yanıt bulmaktan çok daha revaçta olacağı bir bilgi kültürü oluşturmalı, insanoğlunun cevap tutkusunu dizginleyecek yeni yöntemler bulmalıyız. Kanıtlanmış yanıtlar kadar, ufuk açan soruları da bir şekilde ödüllendirebiliriz mesela. Ya da artık eskidiği düşünülen bir soruyu bulunduğu tozlu raftan alıp tekrar hayata döndürenleri, eski bir sorudan yeni bir yanıt yaratanları, o soruyu rafa kaldırandan çok daha fazla takdir edebiliriz. Daha da iyisi, önemli bulduğumuz her bilimsel soruyu bitip tükenmez bir kaynak olarak görecek, yanıtlardan çok soruları sevecek yeni bir eğilim oluşturabiliriz.

Belki de insanın, ne yaparsa yapsın zihnindeki bilinmezlik oranını değiştirememesi, mutlak bilmenin zaten mümkün olmamasındandır. Öğreneceği hiçbir bilgi, hissettiği o bilinmezlik boşluğunu bir karış dolduramaz; başka bir deyişle insan, entelektüel açlığını cevaplarla değil, sadece bilmediği şeyleri çoğaltarak giderebileceğini fark etmediği sürece zihninde huzur bulamaz. Mutlak bilginin olmadığı gibi mutlak cevapların da olmadığı bu dünyada bilmeden yaşamayı öğrenmedikçe, hiç kimse yeterince biliyor sayılmaz.

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Trajik Bir Aşk Hikayesi: Soru Ile Yanıt

Yorum Yap