İnsan farklılıklarıyla ilgili oluşturulmuş onca külliyata karşın insan aynılığı ile ilgili söylenmiş çok da kayda değer söz yok. Oysa insan farklılıklarını anlamak için bile önce aynılığı konuşmak, insan benzerliğinin sınırlarını belirlemek gerekiyor. Buna da insan zihnindeki farklılık/aynılık paritesinin dinamiklerinden söz ederek başlamak en iyisi olabilir.
İnsan zihnindeki aynılık olgusunu da bir örnek oluşturmak için bilgi/inanç ilişkisi üzerinden tarif etmek mümkün. Burada öne sürülen sav, tüm insanlardaki bilgi/inanç ilişkisinin Pi Sayısında olduğu gibi sabit bir oran içerdiği. Nasıl ki Pi Sayısı, ölçütü ne olursa olsun her seferinde çapın, çember uzunluğunun yaklaşık olarak üçte biri olduğunu, hiçbir büyüklüğün ya da küçüklüğün bu oranı değiştiremeyeceğini söylüyorsa, bilgi/inanç ilişkisinde de inancın uzunluğu bilginin çapıyla orantılıdır. Yani tüm insanlarda aynı şekilde işleyen bir formülle, bilgilerinin çapı ne denli büyükse inançlarının kapladığı alan da o denli geniş olacaktır. Bu formülün dışında kalan tüm inanç konularıysa, aslında doğrudan inançla ilgili değil, bir tür taraftarlık bağıdır.
Bu savın bir diğer iddiası da insan inançlarında ortaya çıkan farklılıklar üzerinde zekânın sanıldığı kadar etkin olmadığı. Mesela biri Evrim Teorisine, hukukun üstünlüğüne, cumhuriyetin önemine, eşitlik ve kardeşliğin işlevine bir türlü inanamıyorsa, bunun nedeni zekâ geriliğinden çok bu konularla ilgili inancını genişletecek kadar bilgi sahibi olmaması olabilir. Bu tür insanlar için önemli olan inançlarının genişliği değil, o küçücük daire içinde hissettikleri konfordur.
İnsan aynılığıyla ilgili söylenebilecek bir başka şey, insan zihninde iyi ya da kötü olmak gibi birçok eğilimlerin de evrensel bir formülünün olabileceği. Herhangi birinin daha iyi ya da daha kötüye dönüşmesinin nedeni, tüm insanlar için geçerli aynı formül içindeki değişkenlerin bir nedenle farklılaşması, formülü oluşturan eşitliğin dünyevi nedenlerle bozulması olabilir. Eğer bu yaklaşımda haklılık payı varsa, tüm kimlik farklılıklarının kişiye özgü değil, maruz kaldığı durumlarla ilgili olduğunu söylemek mümkün. İstisnai insanları saymazsak, benzer koşullarda herkesin benzer kimliklere aday olduğunu, kimlik farklılıklarının insan farklılığından çok koşullarla ilgili olduğunu söyleyebiliriz.
Büyük ihtimalle evrimsel nedenlerle, insan türü ömrünün büyük bir kısmını birbirine benzemek ve birbirinden farklılaşmak arasında gidip gelmekle geçiriyor. Burada bir denge yakalamanın ne denli zor olduğu, her iki seçeneğin de tek başına insan amaçlarına hizmet etmediği çok açık. İnsanların birbirine benzeme arzularının düşünsel becerilerine verdiği zarar ortada olsa da, diğerlerinden ayrışma alanını sadece fizyolojik ya da yaşam biçimi farklılığıyla sağlamaya çalışanların da onlardan pek bir farkı yok. Birçok insanın genelden farklılaşma isteğini bu denli sağlıksız kılan ise bir tür açgözlülük aslında. Bu bağlamda anlamakta zorlandığımız şey, diğer insanlardan farklılaşma oranlarının (kaba bir tahminle) sadece yüzde bir oranında olabileceği, ama o yüzde birlik oranın geriye kalan doksan dokuz benzerlikten çok daha büyük bir anlamı olabileceği.
Diğer insanlardan farklılaşmayı o yüzde birlik anlamlı alan içinde değil de daha çok biçimlere dayalı kaba şekillerle oluşturmaya çalışanların anlamakta zorlandığı bir diğer konu da ihtiyaç duydukları kişisel farklılığın sadece düşünsel farklılık olabileceği. O düşünsel farklılıkların yaşam biçimlerinde farklılık oluşturması gayet normal ama bu değişimin sınırlarını evrimin sınırlarının ötesine taşıma çabası en azından bugün için anlamsızdır. Farklılıkta konu biçim değil anlamdır.
Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Zihin Homojen midir?