Bilinmeze Karşı Usta, Bilinene Karşı Acemi olmak

 

İnsan daha bu dünyaya geldiği ilk günden itibaren bilinmezle yaşamayı, bilmediklerine karşı kendini savunmayı ve en önemlisi de onu yönetmeyi öğrenmeye başlar. Sonuçları bazen ağrılı olsa da bilmeden hayatta kalmayı öyle ya da böyle öğrenir. İnsan için asıl büyük tehlike ise hep bildiklerinden gelir. Hayatı boyunca uğradığı en yıkıcı zararlar büyük bir çoğunlukla bildikleri yüzündendir.

Bilinmeze karşı ustalaşmış insanın bildiğini yönetmedeki zaafı hayatın her alanında kendini gösteriyor. Mesela yeni bir şey öğrenirken insan en kritik zorluğu çoğunlukla anlamaya çalıştığı şeyle ilgili önceden bildikleri ya da o şeyin kafasındaki benzerleri sebebiyle yaşıyor. Yeni bir dil öğrenirken bile birçok insanı en çok anadili, daha doğrusu anadilindeki bilgileri genelleme eğilimleri zorluyor. Hatta bu eğilim öyle bir hal alıyor ki belli bir topluluğun çoktan unuttuğu ata dilinin insan sesleriyle ilgili bilgilerini farkında olmadan aşırı genelliyor ve aksan ya da şivelerin ortaya çıkmasını sağlıyor.

Bu olgunun duygusal yansımaları da var elbette. Birçok insanın klasik müzikle arasını bir türlü düzeltememesinin ya da bir tiyatro oyununda yeterince tatmin hissetmemesinin ardında da insanın bildiğini yönetme zafiyeti olabilir. Eğer birinin müzikle ilgili bildiği tek bir şey çocukken dinlediği müzik ya da hikâyeden anladığı sadece sinema filmi ise, klasik müziği de tiyatroyu da anlaması, onların gerçekten başka bir şey olduğunu kendine öğretmesi elbette zor olacaktır. Hele sevginin öğrenilen bir şey olduğunun farkında değilse, tüm hayatı boyunca sadece kolay öğrendiği ve özü bakımından birbirine benzer şeyleri sevecektir. Zaten birçok insanın tüm hayatı boyunca sadece kolay öğrendiği şeyleri, yalnızca hasbelkader tanıdığı insanları sevmesi bu yüzündendir.

Bir yığın iletişim sorununun temelinde de insanın bu kolaycılığı yatıyor. İnsanlara yeni bir şey anlatmaya çalıştığınızda eğer verdikleri ilk tepki “Ben onu biliyorum. Şu şey gibi değil mi?” oluyor ya da birine okuduğunuz bir romandan bir karakteri anlatırken o, “Benim kuzen de aynı öyle!” diyorsa, o an karşınızdaki sizin anlattığınızı anlamaya çalışmaktan çok, önceki bilgileriyle boğuşuyor demektir. Zaten birçok insanın, “… gibi mi?” sorusunun ardında da hep duydukları yeni şeyleri bildikleri eski şeylere benzetme eğilimi gizlidir. Pratik yaşamda benzetme , iletişimin olmazsa olmaz bir parçası olsa da yeni bir şeyi yeni bir bakış açısıyla öğrenmek zorunda kaldığımızda bu alışkanlık gerçekten baş belasıdır.

Toplumların en büyük belalarından biri olan tutuculuğun temelinde de insanın bildiklerine olan düşkünlüğü var aslında. Bu hayatı her açıdan zorlaştıran durumu, insanın bildiği şeyleri zamanla akrabası olarak görmeye başlayıp başına açtığı her türlü belaya rağmen bizdendir deyip sineye çekmesine ya da yeni edinilen bir arkadaşı eski arkadaşının hiçbir zaman beğenmemesi gibi, bildiğimiz şeylerin de bilmediğimiz şeyleri asla beğenmemesine benzetebiliriz. Normallere karşı yeterince zeki ama anormaller karşısında sürekli aptalca davranan insan için bu durum hiç de şaşırtıcı sayılmaz.

2 Yorum
  1. Osman ÇARPIK

    Elinize sağlık çok iyi bir yazı

  2. Betül Özdemir Güran

    Ne kadar doğru… Henüz anlatmadan ne anlattığımız hakkında konuşmaya çalışan insanlar o kadar çoğaldı ki. Ben şunu farkettim; insanların çoğunluğu sadece konuşmak istiyor, karşısındakine hiç fırsat vermeden hem de.

Yorum Yap