Mutlak Bilme Neden Mümkün Değil?

 

Dünya dışı bir grup canlı karşımıza dikilip kendilerini evrenin mutlak hâkimi olarak tanıtsalar ve sonra da evrendeki tüm bilgiye kusursuz bir biçimde sahip olduklarını söyleseler, zihnimizin mevcut haliyle o varlıkların ne demek istediklerini tam olarak anlamamız mümkün olmazdı. Ne onların kastettiği bilme seviyesini algılayabilirdik ne de buna emin olma hallerini. İlk bakışta bu yorum biraz karmaşık görülebilir ama birinin bir şeyi mutlak bildiğini, yani söylediği şeyin hem şüpheden muaf hem de mutlak doğru olduğunu kabullenmek biz insanların doğasına tamamen aykırı. Mutlak bilme, eğer böyle bir şey gerçekten varsa, algı sınırımızın çok ötesinde.

İnsanın bu çaresizliğini tam olarak anlayabilmek için önce insan zihninin şüpheye bağımlılığından söz etmek gerekir. Zihinsel evrenin temel kanunlarından biri olan “şüphesiz düşünememe” olgusu insan için öylesine bağlayıcıdır ki farkında olalım ya da olmayalım, içimizde şüphe barındırmayan tek bir bilgi taneciği dahi bulunmaz. Pratik yaşam içinde bunu sürekli hissetmesek de bizim için küçük bir manipülasyonla şüpheye dönüşmeyecek tek bir doğru dahi olamaz. Dolayısıyla uzaylı da olsa herhangi bir varlığın bir şeyi hiç şüphe duymadan bilmesi ve daha da beteri, söylediği şeyin mutlak anlamda doğru olduğuna kesin bir şekilde inanıyor olması bizim için anlaşılır bir olgu değildir. Hatta tanrının bile her şeyi bilme vasfıyla ondan başka bir tanrı olmadığını söylemesi, biz fani insanların zihninde “Nasıl oluyor da bundan bu kadar emin olabiliyor?” sorusu için engel değildir.

Gerçi insanoğlu bu gibi sorunlar karşısında mutlak bilgiye gerek duymadan başka bir enstrümanını, adına inanç dediği “kesinliği hissetme” becerisini devreye sokup bir şeyin doğruluğunu bilmeden ona inanabilir ama nihayetinde bu bir algılama değil hissetme becerisidir. Ve bu anlamda sadece hisler söz konusu olduğunda bir “mutlaktan” söz edilebilir.

Büyük resme baktığımızda, insan zihninin şüpheye karşı bu denli savunmasız olması tam olarak bir zaaf değil elbette. Hatta şüphenin insanın zihnine sağladığı o devasa fayda göz önünde tutulduğunda bu küçük bedelin lafı dahi edilmez. Böylesine kuşku dolu bir zihinle sonsuza dek hiçbir şeyi mutlak olarak bilmeyecek olsak da şüphe, insan için daha tehlikeli olan “yanlış bilme” önünde hep koruyucu bir set olacaktır. Bu da doğamızın belki de tek güvenilir yanıdır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki sağlıklı bir yaşam için insan öncelikle zihninde inançlarıyla şüphelerinin dostça yaşayabileceği bir habitat oluşturmalı. Ve inançların, bilgiden öte bir “taraf olma” meselesi olduğunu kabullenmeli. En önemlisi de mutlak olarak bilebileceği tek şeyin kendi olduğunu, geriye kalan her şeyi ancak kendi üzerinden anlayabileceğini, kendi bedeninin bir milim dahi ötesinde aklının hükümsüz olduğunu ve en önemlisi de bir şeyler anlamak istiyorsa akıl masalarına tok akılla oturması gerektiğini kabullenmeli.

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Mindfulness: Ayakta Duran Misafir

Yorum Yap