İnsanın en hazin bekleyişi, fırsat bekleyişidir desek yeri var. Bu tür edilgen bir umut çoğunlukla hem dışa vurulamayan bir acizliği hem de dış dünya bağımlılığını temsil eder. Nereden bakarsan bak, insanın kendine acımasından hallice, ama özgüvenden epeyce uzaktır. Doğrudan tarif etmek gerekirse, başarının başarmaktan daha önemli olmasıdır.
Oysa bir şeyi başarmak için insanın fırsata değil, kendisinin iyi haline ihtiyacı var. Dış dünyanın lütfedeceği bir bağıştan çok, kendi potansiyelinin farkına varmaya… Neredeyse sonsuz sayıda olasılığın öz olarak bizzat kendi doğasında saklı olduğuna bir şekilde inanmaya…
Yeni bir şeyi yapmak ya da eski bir şeyi artık yapmamak için bir fırsat beklemek, değişim ya da gelişim için bir fırsat gözlemek çoğu zaman zihni akılla aptallık arasında arafta kalmışlar için avuntudur. Kendisinin iyi halini bulan biri için söz konusu olansa, zaman kadar akıcı ve aldatıcı olan fırsatların yalancı vaatlerine kapılmadan odağını hep kendi üzerinde tutmak, medetin ancak kendi zihninde olacağına inanmaktır.
Doğru gözle bakıldığında fırsatları değerlendirmenin de kimseye kalıcı bir faydası yoktur aslında. Tanrının bizzat ilgilendiği az sayıda insan dışında “sürdürülebilir fırsat” ne mümkün ne de aklidir. Hadi diyelim böyle bir mucize gerçekten olsa dahi, insanın fırsatları doğru değerlendirmesi için bile yine en iyi haline ihtiyacı vardır. Yani fırsatın uzaklığı yakınlığı, insan zihninin bir algısıdır.
İnsanın en iyi hali kişisel bir ütopya olmamalı elbette ama ne olursa olsun her zaman daha iyi bir halinin olabileceğine inanmanın önemi gerçekten çok açık; çünkü dünden daha iyi değilsen eğer, iyi de değilsindir artık.
Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Truth İyi Bir Şey Mi Ki Post’undan Kaçınalım?