TENİS KORTU MU KONSER SAHNESİ Mİ?
Bu yaz Wimbledon tenis turnuvasının final maçını izledim. Tam olarak 5 saat sürdü. İnsanın bedenen, zihnen ve ruhen tüm sınırlarını zorladığı anlara şahit oldum. Aylar, yıllar boyunca gece gündüz yapılan antrenmanlar, sakatlıklar, can acıları, ruhen iniş çıkışlar, mental yorgunluk, baskı… Hepsini düşündüm sporcuları izlerken. Ve o an gerçekten fark ettim, profesyonel bir müzisyenin hayatıyla aynı seviyede bir sporcunun yaşamı o kadar birbirine benziyordu ki, raketin yerine bir enstrüman koysanız konser olabilirdi izlediğimiz.
Profesyonel seviyede enstrüman çalmak, dışarıdan bakıldığında bedenimize pek yapmak istemeyeceğimiz bir şey. Çünkü aynı pozisyonda saatlerce durarak benzer hareketleri sürekli tekrarlamak oldukça yorucu. Hangi enstrüman olduğu hiç fark etmez. İster nefesli ister yaylı, isterse vurmalı olsun. Saatler boyunca, çaldığınız parçanın tamamına aynı özeni ve dikkati vererek, her bir notanın doğru zamanda ve doğru sesle çıkmasını sağlamak oldukça zor ve epey zaman alıyor. Tıpkı bir tenis oyuncusunun antrenmanlarında raketin doğru noktasını ve açısını bularak topa vurmayı yüz binlerce defa denemesi ve hangi pozisyonun topu karşılamak için daha uygun olacağını sürekli çalışarak stratejiler üretmeyi öğrenmesi gibi. Elbette bu şekilde bedenen ve zihnen ful performans çalışmanız ve yüksek derecede efor sarf etmeniz, yanında bir çok bedensel ağrı ve yorgunluğu beraberinde getiriyor.
Acı Çekme Süreci ve Başarı İlişkisi
Müzisyenler açısından da durum pek farklı değil. Enstrüman kaynaklı sakatlanmalar bizim camiamızda da çok sık yaşanıyor. Mesela piyano çalıyorsanız sırtınız, boynunuz ağrımaya başlar bir süre sonra, özellikle de dikkatsiz çalıştıysanız. Nefesli bir enstrümansa dudaklarınızı tutmanız gereken pozisyon zaman geçtikçe canınızı feci halde yakmaya başlar. Dudaklarınız bazen kesilir, bazen şişer ve hatta yaralar oluşabilir ama yine de bu duruşu bozmadan devam etmeniz gerekir, çünkü sesin doğruluğu ve kalitesi buna bağlıdır. Yaylı bir enstrümansa çaldığınız; tellerin parmaklarınızın ucunu her bir harekette milim milim kestiğini görerek ve bilerek yine de çalmaya devam edersiniz. Hatta bir süre sonra parmak ucunuzda oluşan nasırları hissetmek, ne kadar emek verdiğinizin bir kanıtı haline gelir ve hiç yadırgamazsınız. Uzun performanslardan sonra yoğun kullanımdan kaynaklı sırt ve kol ağrıları ve hatta sakatlanmalar da sıkça rastlanan bir durumdur.
Kaç 10 Bin Saat Lazım?
Bir diğer benzerlik, tıpkı sporcularda olduğu gibi çalışmalar ve/veya antrenmanlar sırasında derin bir konsantrasyon, sıkı bir kondisyon ve kontrollü sinirlere sahip olmak için kendinizi eğitmeniz gerektiğidir. Çünkü hem enstrümanistler hem de sporcular fiziksel performansın yanında mental olarak da kendilerini eğitmek zorundadırlar. Ünlü tenis oyuncusu Novak Djokovıc bir röportajında günde 14 saat fiziksel ve zihinsel olarak kendini geliştirmeye adadığından ve bunu yıllar boyunca yaparak başarılarını sürdürdüğünden bahsetmiş. Mutlaka bir yerlerden 10 bin saat kuralını duymuşsunuzdur. Yaptığınız işe 10 bin saatinizi harcadığınızda o alanda ustalaşmış olursunuz. Djokovic’in ustalık ötesindeki bu seviyeye gelmesi için kaç 10 bin saat harcamış olabileceğini tahmin etmeye çalışın.
Ve kendisi, bu uzun saatler yapılan antrenmanlar sayesinde gerilimi artarak süren maçları hem bedensel hem de zihinsel olarak kaldırabilecek seviyeye gelen, spor tarihindeki nadir isimlerden biri. Yani kazandığı kupalar ve sahip olduğu ün bir tesadüf değil. Hepsinin arkasında inanılmaz bir emek ve disiplin yatıyor.
Silgisiz Sınava Girebilir Misiniz?
Binlerce kişinin karşısında tüm gözler üzerinizdeyken, hata yapmamak, yıllarınızı verdiğiniz çalışmaların ve emeğin ne kadar fazla olduğunu kanıtlamak zorunda olmanız oldukça stresli ve baskı yaratan bir durum. Kötü bir vuruş, yanlış bir pozisyon ya da enstrümanistler açısından bakarsak hatalı bir ritim veya notanın geri dönüşü yok. Sporcularda ve müzisyenlerde en büyük baskıyı yaratan da çoğunlukla bu: birkaç saniye öncesine dönüp yaptığınız yanlışı düzeltememek ama her şeye rağmen konsantrasyonu bozmadan devam edebilmek. Aslında bu tam olarak “silgisiz sınava girmek.”
Ve ne yazık ki ister konser izleyicisi olsun ister maç izleyicisi olsun, insanlar genellikle hatalarınızı hoş görmezler ve hatta acımasızca eleştirmeye başlarlar. Bunu yapanlar da çoğunlukla hayatında hiçbir enstrümanı eline almamış ya da bir spor dalıyla ilgilenmemiş kişilerdir 🙂
Yeteneğimden Daha Güçlüyüm!
İyi derecede bir enstrümanı çalmayı sürdürmek tıpkı sporda olduğu gibi çokça istikrar ve irade istiyor. İstediğiniz seviyeye geldiğinizi düşündüğünüzde aslında her şeyin yeni başladığını, müzikte ve sporda öğrenmenin bir sınırı olmadığını ve hayat boyu sürebilecek bir yolculuk ve yaşam biçimi olduğunu zihinsel olarak kavramaya başlıyorsunuz. Disiplinli şekilde bunu korumak, o seviyeye gelmekten çok daha zorlayıcı olabiliyor bazen. Fakat bu alanlarda ciddi başarılara ve üne ulaşmış kişilerin bunu nasıl başardıkları sorulduğunda hepsi ortak bir ana fikirde buluşuyor. Ne olursa olsun çalışmayı aksatmamak ve olabildiğince rutini sağlamak!
İyi Bir İsimle, Büyük Bir İsim Olmak Arasındaki Fark!
22 kez Grand Slam kazanan ilk erkek tenisçi olarak adını listenin en üstüne yazdıran Rafael Nadal Parera, “Benim Hikayem” adlı kitabında başarılarını nasıl kazandığını ve hangi ilkelere göre ilerlediğini çok güzel özetlemiş.
“Bu noktaya gelmemin sebebi önceliklerimi hiçbir zaman unutmamamdır. Gerçek sınavı ne zaman verirsiniz, biliyor musunuz? Uzun bir gecenin ardından, sabahın köründe, birazdan antrenmana gidip kan ter içinde kalana kadar çalışacağınızı bile bile kalkarken. Yatakta kendi kendinize, “Antrenmanı bugünlük assam ne olur ki sanki?” diye düşünürsünüz. Fakat bu çağrıya kulak verecek olursanız, sizi oldukça sarp ve kaygan bir yokuşun beklediğini bilmelisiniz. Bir kez kaytardınız mı, bir daha hep kaytarırsınız.
Diğer bir güzel sözü de şöyledir:
“Canınızın istemediği zamanlarda bile antrenman yapmaya devam ederseniz, karşılığını kendinizi iyi hissetmediğiniz maçları bile kazanarak alırsınız. Ancak böyle şampiyon olunur. İyi oyuncu ile büyük oyuncu arasındaki fark budur.”
Müzisyenlik Bir Varoluş Seçimidir
Bu yaşam kuralları ve bakış açısı tam olarak enstrümanistler için de birebir aynı şekilde işliyor. O gün canınız hiç istemese de o enstrümanı mutlaka elinize almanız ve dikkatinizi vererek çalışmanız gerekiyor.
Ülkemizi senelerce yurt dışında, yurt içinde başarıyla temsil etmiş ve devlet tarafından okutulan ilk üstün yetenekli öğrencilerden bir tanesi de keman virtüözü ve Devlet Sanatçısı Tunç Ünver. Sanatçı ve enstrümanist olmaya dair kendisinden yıllar boyu çok şey öğrendiğim, değerli bir müzisyen. 5 yaşında kemanı eline aldıktan sonra bütün yaşamını bu ideale göre şekillendirmiş. Yeteneği doğrultusunda sıkı çalışarak, Paris Devlet Yüksek Konservatuvarı’nı 14 yaşında, sadece 1 yılda birincilikle bitirerek 3 ayrı dalda büyük ödülleri kazanmış,Paganini’nin 1. Keman Konçertosu’nu ve daha birçok önemli eseri ülkemizde ilk kez seslendiren değerli bir solist.
Sahip olduğu bu başarılara nasıl ulaştığına dair birkaç soru yönelttiğimde aldığım cevapların ünlü sporcuların sözleriyle fazlaca benzeştiğini gördüm. İyi bir kariyer ve ün sahibi olmanın sadece yetenekle elde edilemeyeceğini, müzisyen olmanın bir varoluş seçimi ve yaşam biçimi olduğunu, hayattan ve kendinizden fedakarlık edebilecek yetilere, iradeye ve tutkuya sahip olmadan bu yolun yürünemeyeceğinden bahsetti.
Rekabeti veya mücadeleyi “hırs” ile değil, “ideal” anlamında algılamamız gerektiğini ve yapacaklarımızı bu doğrultuda gerçekleştirmemizin bizi başarıya götürebileceğini, “tutku” ile “takıntı” arasındaki fark doğru belirlendiğinde ve ulaşabileceğimiz en üstün “kalite”yi hedeflediğimizde bu sürecin başlayacağını; hayatımız boyunca en güçlü ve en büyük rakibimizin kendimiz olduğunu unutmadığımızda, gerçek başarının söz konusu olabileceğini önemle vurguladı.
Yani, ünlü ressam Henri Matisse’ in özet şeklinde anlatmaya çalıştığı harika cümlesi gibi; “yeteneğini korumak için ondan daha güçlü olmalısın.”
Adanmışlık ve Sevgi
Peki bu meslek alanlarıyla uğraşan bizim gibi insanlar neden bu kadar büyük bir sıkıntının altına sokuyoruz kendimizi? Sebebi şu;
Gerçek bir adanmışlık, büyük bir sevgi ve başarı arzusu!
Eğer tutku duyduğunuz, yaşam amacınızın o olduğuna inandığınız şeyi bulduysanız ve gerçekten güçlü bir başarı arzunuz varsa, ne kadar zor olursa olsun o işi yaparken çektiğiniz acılar da önemsizleşiyor. İster kortta gözünüz topta olsun, ister sahnede kulaklarınız müzikte. O an tüm dünya durmuş oluyor sizin için. Akış hali dediğimiz şey işte bu zamanlarda gerçekleşiyor. Ve bu özel anların sonunda aldığınız alkışlar ve ruhsal doyumu yaşamak her şeye değer hale geliyor.