Konservatuvar sınavlarını kazanıp okumaya başladıktan sonraki yıllarda, özellikle sanat alanlarında okumayan ve bu konular hakkında bilgisi olmayan pek çok kişiden kalıplaşmış cümleler duydum sıklıkla. Mesela şu tip cümleler; ne kadar rahat bir okulda okuyorsunuz, işiniz kolay tabi, bizim gibi bir sürü hesap kitap yapılan çalışmalarınız ve sınavlarınız yok, boş vaktiniz de çoktur sizin vb. gibi çoğaltabileceğim sayısız cümle. Bunların karşılığında ben de “madem bu kadar rahat ve kolay bir okul neden siz de girmediniz” sorusunu sorduğumda gelen klasik cevap ise “e bizim yeteneğimiz yok çünkü, sizin gibi şanslı doğmamışız” oluyor.
Bunca yılın üzerine birkaç gün önce benzer cümlelerle karşılaşınca, yetenek konusunu yeniden ele almak istedim.
Mıknatıs Etkisi
Yetenek, yani yatkınlık dediğimiz şey hepimizin doğduğumuz andan itibaren birçok konuda sahip olduğu bir özellik. Matematik, el becerisi, spor, müzik, edebiyat, resim, dans, tasarım vb. birçok alanı olduğunu da biliyoruz. Tanışabilme fırsatı, uygun ortam, ilham alınabilecek bir örnek ve konuyla alakalı iyi eğitim görme olanağı yakaladığımız zaman, (özellikle de küçük yaşlarda) bir metalin mıknatısa çekilmesi gibi potansiyel ortaya çıkarak sizi o yöne doğru sürüklemeye başlıyor. İstemsizce ve durdurulamaz bir şekilde. Yani aslında tutku dediğimiz şeyin keşfi oluşuyor bir yerde.
Yetenek ve Genler
Sözlük anlamı olarak yeteneğin bir çok tanımı var fakat özetle ortaya çıkan ifade “organizmada kalıtımsal olarak bulunan, doğuştan gelen yatkınlık, yapabilme becerisi ve doğal güç” şeklinde. Şimdiye kadar okuduğum araştırmalar ve deneysel çalışmalarda herhangi bir alandaki yeteneğin, ne sadece genlerle kalıtımsal olarak aktarıldığı ne de sadece çevresel faktörlerle maruz kalarak oluştuğu kesin olarak belirlenememekte. Bununla birlikte ortaya çıkan sonuç; her ikisinin de aktif olarak etkili olduğu ve yeteneğin, genlerin çevreyle etkileşime girmesiyle ortaya çıktığı yönünde. Yani yeteneğin gelişimi, sadece genlerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir süreç. Evet, elbette yatkınlığın bir alanda daha baskın oluşu kişiye mutlaka avantaj sağlıyor bunu inkar edemeyiz, fakat küçük bir kısımda. Pastanın geriye kalan büyük dilimini içine doğduğumuz, büyüdüğümüz ortam, sağlıklı yönlendirmeler, rol model olacak kişiler ve doğru tekniklerle kendini adayarak sıkı çalışmak oluşturuyor.
Şanslı Doğmak Mı Şanslı Çevre Mi ?
Konu müziğe geldiğinde işler biraz daha değişiyor. Çünkü bilim insanlarının çıkarımlarına göre; her insan doğuştan ritim, ton ve melodiyi ayırt edebilme becerisine değişken derecelerde de olsa sahip. Ancak bu yetenek, doğru şekilde ve özellikle küçük yaşlarda işlenip maruz bırakılırsa şekillenip, baskın bir potansiyele dönüşebiliyor. Yani müzik yeteneği konusunda “şanslı doğmak” değil de “şanslı çevreye denk gelmek” daha geçerli bir tanım olabilir.
Bir Flüt Dünyayı Unutturabilir
Kendimden örnek verecek olursam benim ailemde müzikle aktif olarak ilgilenen bir müzisyen yoktu. Fakat evimizde annemin okul yıllarında çalmayı öğrendiği mandolin ve gitar vardı. Hatta ben ilkokuldayken eve org da alınmıştı. Doğru şekilde çalmayı tam olarak bilmesek de mutlaka arada bir herkes enstrümanlarla vakit geçirirdi ve onlara özen gösterirdik. Müziğin benim hayatıma belirgin olarak girmesi ise ortaokulda müzik dersinde blok flütü elime almam ve başka hiç bir dersi umursamadan (ki matematik ve fen alanlarında kötü notlarıma rağmen) neredeyse tüm vaktimi, duyduğum bütün melodileri flütte çalmaya çalışmamla başlamıştı. Bütün gün hiç sıkılmadan, her şeyi unutarak çalabiliyordum. Bu durum ve müzik öğretmenimin ailemle konuşarak beni konservatuvara yönlendirmesi sayesinde, çok severek ve tutkuyla okuyup eğitim aldığım bir okula girebildim. O yıllardan itibaren de yoğun ve istekli şekilde müziğe maruz kalarak ve çok çalışarak alanımda ilerleyip geliştirdim kendimi. Yani doğuştan gelen ve yatkın olduğum alandaki potansiyeli, iyi eğitimle destekleyerek profesyonel seviyeye taşımış oldum.
Kulağımın, müziğe ve seslere diğer birçok şeyden yatkın oluşu okula girmemi sağlayan belirgin bir etken (zaten konservatuvara da bu sınavı geçerek kabul edilebiliyorsunuz) fakat geriye kalan her ilerleme uzun yıllar çok çalışmam, zaman ve emek harcamamla inşa edildi. Ve bu konuda ailem, öğretmenlerim beni her zaman destekleyerek ve takdir ederek yanımda oldular. Sadece müziği işitme yeteneğine güvenerek, doğru tekniklerle çalışıp egzersiz yapmadan, enstrümanıyla yıllar boyu uzun saatler geçirmeden başarılı olan ve o alanda ustalaşan bir müzisyen dahi bulunmuyor dünya üzerinde, ve hatta hiç bir alanda. İsmini duyduğumuz bütün başarılı isimler, uzun yıllar sarf edilmiş emeğin ve bilinçli bir çabanın sonucunda tam manasıyla pişerek o mertebeye erişiyor. Çok çalışmak da kendi içinde bir yetenektir çünkü. Kazanması zor ve zaman alan bir yetenek.
Mozart’tan Çiftçi Olur Muydu?
Müziğin ve enstrüman çalmanın mesleki olarak önemli ve rutinin parçası olduğu evlerde, müzisyen anne babaya sahip olarak doğan çocukların büyük bir çoğunluğu müzisyenliği kendiliğinden meslek olarak tercih ediyorlar. Çünkü maruz kalma+örnek alma+ sevgi = “hayat amacını bulmak” oluyor denklemin sonucu. Bazıları tamamen profesyonel olarak ilgilenmeseler bile (ki bu nadiren olur) mutlaka hayatlarının içinde müzik veya enstrüman ciddi olarak yer alıyor. Çoğu bilim insanı da bu konuda hemfikir.
Mesela herkesin ismini bildiği Wolfgang Amadeus Mozart yeteneğiyle tarihe adını yazdırmış önemli bir besteci. Çok küçük yaşlarda bile bir çocuktan beklenmeyecek performanslar sergilemiş, yedi yaşında sanatını göstermek için turnelere çıkmış. Peki sizce Mozart sadece yeteneği olduğu için mi bu kadar ünlü bir isim oldu, yoksa müziğin her daim var olduğu bir evin içine doğup; profesyonel bir müzisyen olan babasından, dört yaşından itibaren kardeşiyle birlikte piyano ve keman dersleri aldığı ve takıntı derecesinde çalıştı(rıldı)ğı için mi?
Yani Mozart, çiftçi bir aileye sahip ve piyanosu olmayan bir evde müzikle hiç alakası olmadan doğup büyüseydi, yine de müzik yeteneğini keşfedip bu kadar büyük bir isim olabilir miydi?
Bunun cevabını kesin olarak hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Fakat kendisine ait şu cümle durumu özetliyor gibi…
“Sanatımı kolayca icra ettiğimi düşünenler çok büyük bir hata yapıyorlar. Hiç kimse beste yapmaya benim kadar zaman ayırıp kafa yormamıştır.”
İçine Doğduğumuz Aile
Yetenek konusunda içine doğduğumuz ortam ve aile, potansiyelimizin ilerleyeceği ve şekilleneceği yönü çok büyük oranda belirliyor. Bizim topraklarımızdan çıkan ve adını dünyaya duyuran Fazıl Say, sadece yeteneği olduğu için büyük ve iyi bir müzisyen olmadı elbette. Ailesinin yaklaşımı, müzikle yakından ilişkili olmaları ve onu doğru yönlendirmelerinin etkisi büyük. Annesi Gülgün Say kitabında bu konuyu şöyle anlatmış:
“Fazıl 2 yaşındayken müziği duyduğu anda yaramazlığı bırakır, salonun bir yerinde ayaklarını açar, metronom gibi sağa sola sallanmaya başlardı. Plak bitince eliyle göstererek yeniden çalınmasını isterdi. Aynı plağı 5 defa çaldırır, sallanırken sallanırken uyurdu… sonunda ona plak çalmayı öğrettim, sonra da ona çaldığı plakları tanıttım. 100 plak arasından her neredeyse 40. Senfoniyi bulup çalıyordu. Plağı nasıl tanıdığı beni çok şaşırtmıştı. Bu şekilde tanıdığı epeyce plak vardı. Sık sık bunları kendi kendine çalar, dinlerdi. Dinlerken başka hiçbir şeyle ilgilenmez, kendi kendine sallanır dururdu.” (1)
Fazıl Say’ ın müziğe duyduğu bu sevgi ve tutkunun temeli elbette ailesinin müzikle iç içe bir yaşam sürmesiyle perçinlenmiş. Müziğe bu kadar değer verilmeyen bir evde büyüyen çocuk da müziğe böylesine düşkün olamazdı muhtemelen. Kaç ailenin evinde 100 plak, cd ya da para ödeyerek bunları satın alacak ve özenle bir çocuğa tanıtacak kadar müziğe ihtimam gösteriliyor? O yüzden aile, yeteneğin ve potansiyelin keşfinde ağacı besleyen ana damarı oluşturuyor.
Zamanı Ortadan Kaldıran Meşgale
Şunu net olarak söyleyebilirim ki; mesleğimin müzik olması ve konservatuvarda okumuş olmam hayatımdaki en güzel şey. Yeniden dünyaya gelsem yine aynı mesleği seçerdim. Enstrümanını halen daha aşkla çalan benim gibi bir çok müzisyen de yaşadığı her türlü zorluğa rağmen muhtemelen aynı şeyi söyleyecektir. “Şanslı” olduğum kısım, müzikle erken tanışabilme fırsatını yakalamamı sağlayan içine doğduğum ortamdı fakat müziğe duyduğum sevgi ve geriye kalan her şeyi, uzun yıllar pes etmeden emek vererek kendim oluşturdum. Sanıldığı gibi konservatuvar çok rahat, okuması kolay, bir sürü boş vaktimizin olduğu ya da zorluğu olmayan bir okul değil. Tam tersi, sizi bedenen, zihnen ve ruhen sonuna kadar zorlayan, disiplinli olmaya mecbur bırakan, yüksek derecede konsantrasyonunuzu geliştirmenizi gerektiren derslerle dolu. Bunları öğrenebilme, yapabilme becerisine sahipseniz ve metanetliyseniz eğer, evet okuması son derece eğlenceli ve güzel bir okul. Eminim tutku duyduğu ve yeteneğinin baskın olduğu herhangi bir alanı keşfeden veya okuyan birçok kişi için de severek okuduğu okulun zahmetli olması onu asla vazgeçiremez. Eğer tutku duyduğunuz, ruhunuza iyi gelen ve zamanı ortadan kaldıran meşgaleyi bulduysanız, motivasyona ihtiyacınız olmaz.
Yararlanılan Kaynaklar
- Say,G. (2003) Fazıl Say’ın Annesi Olmak. Yeteneğin Keşfi
- Bahar Eriş (2020) Her Çocuk Üstün Yeteneklidir (Alfa)