Ustalık nedir bilir misiniz?
Bir yıl boyunca tek yaptığı çitleri boyamak ve araba cilalamak olan karateci çocuğun “hiç bir şey öğrenemiyorum” diye düşünüp hatta bu duruma oldukça sinirlenip ama farkında olmadan büyük beceri elde etmesidir. Asıl usta, onun hocasıdır.
Gerçek makyaj, çok malzeme kullanılmasına rağmen yokmuş ya da çok azmış gibi hissettirmesidir. Asıl usta, onu yapan makyözdür.
Başarılı ressam, resim çizerken, “Çocuk oyuncağı bu! Ben de yaparım.“ dedirtir. Ta ki elimize fırçayı alana kadar. Asıl usta, o ressamdır.
Hayat konusunda usta olan bilgelik hikayelerinde de görünür bu gizlilik. Bilge içten içe ufak ufak işler; şunu yap, bunu yap diye açık açık söylemez. Cevabı olduğu gibi vermez. Sürece yayar, içeriye saklar, bizim anlamamızı sağlar.
Gelin bir bilgelik hikayesinde görelim bu ustalığa kapı açan gizliliği:
Çok eski zamanlarda, bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmiş. Hükümdar her gittiği yere, hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunları sergilemekten büyük onur duyarmış.
Hükümdarın yaşamda en çok güvendiği, tek akıl hocası bilge bir kişiymiş. Günlerden bir gün bu bilgeyle otururken, hükümdar şöyle bir soru sormuş:
“Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. İnsanlar, ister hükümdar kadar güçlü, ister savaşçılar kadar onurlu olsun, ayağına kapanır ağzından çıkacak bir sözü beklerler. Şimdi senin gibi Bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünürsün?”
Bilge bu soru karşısında, Hükümdar’ın gözlerine bakarak şu sözleri söylemiş:
“Diyelim ki hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?”
Hükümdar: “Verirdim tabii.”
Bilge kişi: “Zaman geçti diyelim, susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?”
Hükümdar biraz düşünmüş ve ardından “Ölmemek için evet” demiş.
Bunun üzerine bilge, gülerek şu sözleri söylemiş: “Madem öyle, o zaman övünmeyin fazlaca. Çünkü haşmetlim, sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudur.”
Bilgelik hikayeleri burada olduğu gibi direkt: “Sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudur” demez.
Dese bu kadar etkili olmaz. İşte asıl usta o bilgedir.
Ustalıkta gizlilik vardır. Davranışın malzemeleri gizli, sonucu ise çok etkileyicidir. Kareteci çocuğun o son turnuvada son bir hareketle rakibini yere devirmesi, buna kendisinin bile hayret etmesi gibi, makyaj yapan kadının etkileyici görünmesi gibi, o bilgenin sözleriyle düşündürmesi gibi…
Ebeveynlikte ustalık nasıl olur peki? Bir düşünelim.
Diyelim ki çocuk ders çalışmak istemiyor. Başvuracağımız muhtemel yol şu olabilir:
“Ders çalışırsan sana çikolata vereceğim ya da tablet izlemene 1 saat daha izin vereceğim.”
Büyük ihtimalle bu söz karşısında çocuk ödevini yapar. Güzel. Aşikar bir şekilde açıktan ödül verdik ancak ustalıktan uzaklaştık. Neden? Çünkü ustalıkta gizlilik vardı.
İşte bu durum, fazla yapıldığı çok belli olan makyaj gibi duruyor, yersiz oluyor, amacına hizmet etmiyor. Davranışın malzemesi çok açık ve ortada, ancak hiç ustaca değil. Tamamen çıraklık bu.
Bir adım yükselip, kalfalığa adım atalım. Nasıl yapacağız bunu?
Detaylarına inerek. Neden sevmediğini, istemediğini bulmaya çalışarak… Sıkıcı geliyor olabilir, o zaman biraz oyun katıp eğlenceli hale getireceğiz. Zor geliyor olabilir, parçalara ayırarak kolaylaştıracağız. Kolay geliyor olabilir, zorlaştıracağız.
Örneklendirelim: 2. sınıfa giden bir çocuğun, bir sayfa dolusu toplama çıkarma ödevi var. Ve bu ödev çocuğa sıkıcı geliyor.
“Haydi gel voleybol oynayalım. Top aramızda sekerken sayalım. Top yere düştüğünde kaça kadar saydıysak, tek sayılarda isek ödevdeki işlemlerden 1 tane, çift sayılarda isek 2 tane yapalım. 20 den fazla topu yere düşürmeden oynayabilirsek serbest! Hiçbir şey yapmayalım.”
Bu örnek ile ne yaptık?
Hareket katarak odaklanmasını arttırdık, birde keyifli hale getirdik. Bu yöntem ile yavaş yavaş malzemelerimizi gizliyor ve ustalığa doğru adım adım ilerliyoruz. Bu yaklaşım, çocuğun sevdiği her türlü oyuna entegre edilebilir: balonla yere düşürmeme oyunu oynanabilir, masa tenisi topuyla sektirilebilir, ip atlayarak dahi yapılabilir. Çeşitli yaklaşımlar, çocuğun ilgi alanına, yaşına göre değişkenlik gösterecektir.
Bir diğer ihtimal; ödevin zor gelmesi ve bu sebeple yapmak istememesi olabilir. Böyle durumlarda görevi kolaylaştıracağız. Mesela; Birinci sınıfa giden bir çocuğun bir sayfa dolusu yazıyı defterine geçirmesi gerekiyor. Daha yeni yeni yazmayı öğrenen çocuk için zor bir ödev. O halde görevi küçülterek kolaylaştırabiliriz.
Harf harf yazmasını sağlayalım. Örneğin tombala oynayarak: Diyelim ki 13 çekildi ve çocuğumuzun kartında da 13 var. 1+3=4.
4 harf yazmasını isteyelim, sadece 4 harf. Bu yöntemle görevi küçülttük, aynı zamanda oyunlaştırarak eğlenmesini sağladık. Ben bu yöntemi küçük oğlum 1. Sınıftayken denemiş ve çok faydasını görmüştüm. Ödevim var diye ağlayan çocuğum ertesi gün “anne ödevim var, haydi tombala oynayalım” heyecanıyla gelmişti okuldan.
Bazen de görevler kolay gelir. Bu gibi durumlarda biraz zorlaştırabiliriz. Mesela çok kolay gelen ödevler için zaman sınırı ekleyebiliriz: “10 saniyede yapabilir misin? Hadi bakalım.”, “Benden hızlı yap da görelim”, “Balonu yukarı at, yere düşene kadar çözebilecek misin soruyu bakalım” gibi. Örnekler arttırılabilir.
Bu şekilde sorunun sebeplerinden ilerledikçe, artık kalfayız demektir.
Ustalık nasıl olur peki?
Anne baba, o çocuğun bebekliğinden beri kendi sorumluluklarını yerine getiriyordur. Mesela bir sorunla karşılaştıklarında şikayete değil çözüme başvuruyordur. Bir şey yapmak istemediğinde oflayıp puflamak yerine sebebini bulup çözüm üretiyordur.
Böylesi bir ortamda yetişen çocuk, ödev gibi yapmak istemediği ama yapmak durumunda olduğu bir faaliyetle karşılaştığında, bu eylemi neden istemediğini fark edip bunu çözme yoluna gidecek ve kendi kendine sorunlarını çözen, sorumluluklarını bilen bir bireye dönüşecek. Bakın malzemeler çok gizli. Biz sanacağız ki çocuk doğuştan böyle, halbuki aslında anne baba çok bilge.
Bu yolculukta ustalığa hemen yarın geçiş yapamayız belki, ama en azından kalfalıkla başlayarak torunlarımıza usta birer anne baba hediye edebiliriz.
Bu yolu tercih etmeyip çırak olarak kalmak da bir seçenek elbette. Ama unutmayalım ki, bir ayakkabı alırken bile onu çırak mı üretti, yoksa bir ustanın elinden mi çıktı çok net anlaşılır. Bir süre sonra o ayakkabı su almaya, sorun çıkarmaya, huzursuzluk vermeye başlarsa “Neden böyle oldu ki?” demenin çok da bir anlamı yoktur. Külfeti var diye ustadan değil çıraktan almayı tercih etmişiz ve sonuç daha masraflı olmuştur.
O anda ayakkabıya mı kızacağız yoksa ustadan almadığımız için kendimize mi?
Tercih bizim tabi ki.