Edebi türlerin hangi noktada ortaya çıktıklarını, kuramsal anlamda bir tanımlarının olmadığı kendi tarih öncesi dönemlerinde nasıl ilerlediklerini görmek için geçmişe göz atmamız gerekir. Yazarlar katkı sağladıkları türlerin tanımlaması yapılmadan önce de bir amaç, fikir veya farkındalık için kurgularını örüp hikayelerini anlattılar. Örneğin E.A. Poe, Dupin öykülerini yazarken tanımlanmış veya hâkim bir polisiye türünden söz etmek mümkün değildir. Benzer bir örneği Jules Verne için de verebiliriz. Ele aldığımız yazın alanının ilk dönemki en önemli yazarlarından biri olarak görülmesini sağlayan şey onun bilimkurgu türünde yazma niyeti değil, dünyayı gelecekte kendi öngörüsüyle konumlandırma çabasıydı. Polisiye tanımı da bilimkurgu tanımı da kavramsal olarak sonraki yıllar edebiyat alanında kendilerine yer buldular, kavramlar ortaya çıktıktan sonra ise türlerin kök örneklerinin tespit edilmesi artık çok kolaydı.
Bilimkurgu, insan iradesi olan bilim ve teknolojinin gelecekte yine insanı, toplumu, doğayı, yaşamı hangi noktaya taşıyacağıyla ilgili sorular soran, bu soruları kendi öngörüsüyle öyküleştiren bir türdür. Sunduğu perspektif ve hayal gücü bilimsel ilerlemeyle desteklendiğinden, hem insani hem de toplumsal dinamikleri gelecek tasviriyle ele aldığından edebiyatın en özgün alanıdır. Yirminci yüzyılın başında bilimkurgu artık kavramsal bir düzleme yerleştiğinde türün ele aldığı temalar da dönemin bilimsel yaklaşımlarına ve hız kazanan teknolojinin yarattığı etik sorgulamalara göre çeşitlendi. Mary Shelley, Jules Verne, H.G. Wells gibi on dokuzuncu yüzyıl yazarlarının eserlerini bilimkurgunun gerçek anlamdaki ilk örnekleri olarak ele almak yanlış olmayacaktır. Söz konusu yazarların eserleri teknik, öngörü ve bilimsel bakış açısı noktasında türün şimdiki tanımına uyan katmanlarına sahiptir. Daha geriye gitmek de mümkündür, örneğin İkarus miti insanın çeşitli düzenekler sayesinde gökyüzüne havalanıp uçabileceğini ele alır, binlerce yıl öncesine ait bu görüş yani teknik ilerlemeyle daha önce atılmamış bir adımın hayal edilmesini de bilimkurgunun ayak sesi şeklinde yorumlayabiliriz.
İlk örnekler diye ele alabileceğimiz eserlerin insanı, dünyayı ve evreni daha iyi tanımak için kullandığı izleklere baktığımızda görünen tablo şöyle: denizlere, okyanuslara ve gökyüzüne yapılan keşifler, Ay’a çıkma planları ve buraya doğru yapılacak yolculuğun nasıl bir maceraya sürüklenebileceği, yakın gezegenlerin ve galaksimizin yapı taşlarını anlamak için gerçekleştirilen kısıtlı gözlemler, uzaylılarla kurulan temaslar, zaman yolculuğu, bilimin gelişmesiyle ortaya çıkan etik sorunlarına aranan cevaplar. Hem dünyayı hem de makro evreni daha iyi tanımak için ortaya atılan fikirler ve çıkılan yolculuklar bu dönemde belirleyicidir. İlk yıllar bilimsel gelişmeler ve teknolojik imkanlar ışığında evreni tanımak, geleceği görmek için farklı yollar arayan yazarların elinde şimdiki gibi büyük veriler yoktur. Güneş Sistemi’nin cehennemi olarak görülen Venüs’ün bundan seksen-doksan yıl önce ormanlarla kaplı olduğu sanıldığı göz önüne alınırsa sağlam bir öngörüye ihtiyaç duymaları gerekliydi.
Bilimkurgunun Altın Çağı Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Robert Heinlein, Ray Bradbury gibi gelecek nesil yazarlara ilham olmuş büyük isimlerle anılır. Her biri birer bilimkurgu klasiğine imza atmış altın çağ yazarlarının türün gerçek anlamda ciddiye alınıp geniş kitlelere ulaşmasında, bilimsel ilerleme için hayal gücünün de devreye girmesinde katkısı büyüktür. Bu dönemde özellikle ABD ve Rusya’nın uzay çalışmaları hız kazanmış, uzaya uydular gönderilmiş, yörüngeye ilk insanın çıkması sağlanmıştır. Eserlerde uzay keşifleri, robotlar, yapay zekâ, yabancı yaşam formları, sosyal ve politik yorumlar, distopik gelecek tasvirleri, teknolojinin insan doğasına etkileri, diğer gezegenlerde kolonileşme sürecinde ortaya çıkan çatışmalar, yeni yönetim sistemleriyle ortaya çıkan güç ve kontrol aygıtları, bilinç kontrolü gibi konular ön plandadır. Altın Çağ’da teknoloji ve bilim, kurguda daha gerçekçi biçimde yer alır.
1960’lara gelindiğinde ise Yeni Dalga diye adlandırılan bir yaklaşım göze çarpar ve bilimkurgunun dönüşüm yolculuğu çeşitlenir. J.G. Ballard, Ursula Le Guin, Philip K. Dick gibi yazarların bilimkurguya kattığı bakış açısı, türün sosyal ve politik eleştiriyi ön plana almasını, toplumsal değişimleri çarpıklıklarıyla resmetmesini, daha deneysel bir anlatıya yönelmesini sağlar. Alternatif gerçeklikler, yapay zekâ, kimlik bunalımları, anarşizm, ekolojik tahribat, cinsel kimliklerin kültürel yansımaları, distopik yönetim biçimleri romanlarda işlenir. Aksiyondan ve teknolojiden daha çok düşünsel anlamda, kavramsal bir istikamette ilerleyen bu eserlerin edebi değeri de yüksektir.
1980’lerde ise Dünya internet ağıyla en büyük değişimlerinden birini yaşıyordu, bu durumun bilimkurguya yeni bir yön çizmesi, onu önemli ölçüde etkilemesi kaçınılmazdı. Siberpunk bilimkurgunun bir alt türü olarak ortaya çıktığında yüksek teknolojiye rağmen düşük yaşam standardıyla karanlık, distopik bir toplum tasviri artık ön plandadır. William Gibson’ın Neuromancer ile çıkışını yapan siberpunk bilgisayar bilimiyle küreselleşen dünyanın yıkımını, dijital devrimi, sanal gerçekliği, yapay zekayı, teknolojiyi ve haliyle ekonomiyi-toplumu kontrol eden dev şirketleri kurgular. Kuantum mekaniği etkilerinin günümüz teknolojilerinde kendisine yer bulması da türün kurgusal altyapısını güçlendirmiştir.
Özellikle son dönemde toplumcu gerçekçi yazarların, yapay zekanın dört bir yandan hayatın içinde yer alması ve gelecekteki yerinin bitmek bilmez bir tartışma zeminine çekilmesiyle bilimkurguya yöneldiklerini görüyoruz. Ian McEwan’ın Benim Gibi Makineler’i, Kazuo Ishiguro’nun Clara ile Güneş’i, Olga Ravn’ın Personel’i odak noktasına yapay zekâ ile donatılmış insansıları alır. Üç eser de gelecekte insana hizmet için üretilen insansıların empati yeteneği kazanıp kazanamayacağını, kendilerini özgün bir birey olarak ifade edip edemeyeceklerini, çeşitli haklara sahip olmalarının gerekli olup olmadığı ve insansıların analiz, sentez, değerlendirme gibi bilişsel süreçlerle kendi varlıklarını sorgulama aşamasına geçmelerini irdeler. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Doris Lessing gibi her türden zorbalık düzenine karşı çıkan, toplumcu gerçekçi bir yazar da Argos’taki Kanopus Arşivleri isimli serisiyle bilimkurgunun en özgün örneklerinden birini vermiştir. Lessing’in dünya tarihini paralel bir kurguyla ve bilimkurgu aygıtlarını kullanarak anlatma çabası onun edebi öngörüsünü ve bu türün gücünü gösterir niteliktedir. Bilimkurgunun üzerine düşündüğü, geleceğe dair sorulara cevap aradığı konular şimdilerde insan deneyimine yaklaştı, yapay zekâ ve uzay çalışmaları bunun en belirgin örneğidir.
Yazar: Serdar Yıldız