Bilimkurgunun düşünce dünyamızın sınırlarını zorlayan hayal etme gücü, bilimsel yeniliklerin fitilini nasıl ateşler ve bu fitilleme hukuki çerçevelerimizin bilim ile teknolojiyi anlamasına nasıl hizmet eder?
Bilimkurgu ile bilim ve hukuk arasındaki etkileşim yalnızca büyüleyici değil, aynı zamanda gerçekliğimizin ve geleceğimizin nasıl şekillendiğini anlamak için de elzemdir. Bilimkurguya daha kritik bir perspektiften baktığımızda, bilimin olmadığı yerde bilimkurgunun da var olamayacağını görürüz. Bilimkurgu, geleceğin sınırsız ihtimallerini keşfederken, hayal gücünü bilimin somut gerçekliğine dayandırır. Bu yüzden, bilimkurgu ile bilim arasındaki ilişki, etle tırnak kadar iç içe geçmiştir. Bu sebeple de, bilimkurgunun ortaya çıkışı, bilimsel keşiflerin hızlanma sürecine doğal bir tepki olarak dünyaya gelmiştir, diyebiliriz. Bir nevi yazarları ve okuyucuları da bu gelişmelere bilimkurgu aracılığıyla tepki vermişlerdir, yani bilimkurgu bir etkiye tepki türüdür. Bu da, edebi dünyayı gafil avlamış ve bilimkurgu türünün bu dünyada hoş karşılanmamasına sebebiyet vermiştir.
Bilimkurgu yazarları genellikle bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakından takip etmekte ve bu gelişmeleri gelecekteki senaryoları hayal etmek için kullanmaktadır. Örneğin, denizaltıyı gerçekte icat eden Jules Verne olmasa da, denizaltının nasıl bir şey olduğunu ilk tasvir eden, kendisidir. Bunu, tamamen salt hayal gücünden yararlanarak değil, çağdaş denizaltı mühendisliğindeki gelişmelerden haberdar olarak ve çevresindeki mühendisleri dinleyerek başarmıştır. Verne’in eserinden önce de bir şekilde denizaltılar mevcut olsa da, Nautilus’un detaylı ve yaratıcı tasviri konseptin popülerleşmesine yardımcı olmuş ve denizaltı tasarımında gelecekteki teknolojik gelişmelere ilham vermiştir. Verne’in vizyonu, elektrikli tahrik ve büyük derinliklere dalma yeteneği gibi modern denizaltılarda bulunan birçok özelliği içermekte ve bu da eserini gelecekteki teknolojik gelişmeleri öngören olağanüstü bir bilimkurgu örneği haline getirmektedir.
Bilimkurgu, aslında geleceğin bilim insanlarının zihinlerini hazırlayarak bir nevi tanımladığı geleceği yaratmaya da yardımcı olur. Mesela, uzay yolculuğunu ele alalım. İlk Rus Sputnik’in fırlatılması ile, 20. Yüzyıla damgasını vuran uzay yarışının başladığını biliyoruz. Rusların uzaya adım atması, gelişmiş gözetim teknikleri ve silahlanmada önemli ilerlemeler sağlamalarına yol açacaktı. Ancak, uzay uçuşunun babası olarak bilinen, astronotik ve roket biliminin temelini atan Konstantin Tsiolkovsky‘nin aynı zamanda bir bilimkurgu yazarı olması elbette ki bir tesadüf olamazdı. Tsiolkovsky’nin vizyon dolu eserleri, Rusya’da geniş bir yankı uyandırarak halkın uzaya açılma hayallerini gerçeğe dönüştürme arzusunu körüklemiştir.
Geçmişten günümüze birçok önde gelen bilim insanı, aslında bilimkurgu sayesinde gerçek bilimi icra etme ilhamını ve motivasyonunu bulmuştur. Çünkü bilimkurgu, bilime dayanmasına rağmen, mevcudun fizik yasalarından veya “imkansızların”dan bağımsızdır. Aksine, imkansızın peşinde koşan, onun imkansız kalıp kalmayacağını sorgulayan bilimkurgunun yazarları, daha önce hiç kimsenin gitmediği yerlere korkmadan gitmek için mevcut gerçekliğin zincirlerini kırarlar.
Büyük astronom Edwin Hubble, Jules Verne’in eserlerinden etkilenmiş ve Verne’in eserlerini okumanın sonucunda, parlak hukuk kariyerinden vazgeçmiş ve babasının isteğine karşı çıkarak bilim yolunda ilerlemiştir. Ve nihayetinde, 20. Yüzyılın en büyük astronomu olmuştur. Öte yandan, ünlü astronom ve yazar Carl Sagan, Edgar Rice Burroughs’un John Carter of Mars (Türkçeye Marslı Prensesi-John Carter olarak çevrilmiştir) romanlarını okurken hayal gücünün nasıl canlandığını anlatır. Tıpkı John Carter gibi, o da bir gün Mars’ın kumlarına ayak basmayı hayal etmiştir. Bilimde bir kariyer seçme motivasyonu, aslında bu büyük bilim insanlarının bilimkurguya duydukları derin sevgi ve tutkudan doğar. Bu da bilimkurgunun amacını kanıtlar: geleceği tahmin etmekle kalmaz, aynı zamanda geleceğin yaratılmasına da etki eder; çünkü bu geleceği yaratmaya çalışan, yeni teknolojiler icat eden, yeni fizik yasalarını araştıran ve imkansızı mümkün kılmaya çalışan zihinler üzerinde hatırı sayılır bir etki yaratır.
Tarihsel Bağlam
Ancak, bilimkurgu her zaman değerli ve aslında geleceğe ilham kaynağı sayılan bir tür olarak benimsenmemiştir. Bu da zaten, bilim ile arasındaki bu iç içe geçmiş ilişkiyi göz ardı etmekten veya kabul etmemekten kaynaklanmaktadır. Özellikle 20. Yüzyılın ortalarında, birçok akademisyen ve bilim insanı kendi akademik yolculuklarını anlatırken, bilimkurguya yönelik akademik topluluk içindeki yaygın damgalamayı etkili bir şekilde gözler önüne sermektedir. Tom Shippey, 1960 yıllarında Cambridge’de lisans öğrencisiyken, bilimkurguya olan ilgisinin herhangi bir ibaresinin İngiliz edebiyatı profesörü olma umutlarını tehlikeye atacağını ifade etmiştir. O dönemdeki yaygın akademik duyarlılık, bilimkurguyu sadece ergenlere yönelik bir tür olarak değerlendirmekte ve Cambridge gibi kurumlar tarafından edebi eleştiri boyutunda gerekli görülen ciddi ahlaki niteliklerden yoksun olduğu düşünülmektedir.
Bu küçümseyici tavır, sadece tercih meselesi olmaktan öte, türe karşı kökleşmiş bir önyargı olarak tezahür etmektedir. Bilimkurgu, tıpkı fantezi gibi, sık sık ‘kaçış’ olarak etiketlenmekte, hala da kimileri için bu şekilde değerlendirilmektedir. Ancak, Shippey’nin de belirttiği gibi, bu ‘kaçış’ fantezilerinin, hızlı sanayileşme, savaşın dehşetleri ve barbarlığın yeniden dirilişi gibi dönemin derin meselelerini ele aldığını, bu meselelerin E.M. Forster, Henry James ve Virginia Woolf gibi İngiliz akademisinde vazgeçilemez figürler tarafından savunulan elit edebi sınıfın içe dönük ve dar görüşlü endişelerinden daha ilgili ve acil olduğunu savunarak bu görüşe haklı olarak karşı çıkmaktadır.
Ayrıca, bilimkurgunun kısır görüşlü ve cahil insanlara yönelik bir tür olduğuna dair yaftalama, bilimkurguyu derinden incelediğimizde oldukça dayanaksız kalan bir argümandır. Bu inancın aksine, bilimkurgunun büyük bir kısmı okuyucularından yüksek düzeyde entelektüel katılım bekler. William Gibson’ın Neuromancer’ının ilk sayfalarını bile kavrayabilmek, derin bir bilim ve teknoloji birikimini gerektirir. Ancak bu bilgi birikimi tek başına yeterli değildir; aynı zamanda kişinin yeniliklere ve imkansızın sınırlarını zorlayan iddialara açık bir zihinle yaklaşması da şarttır. Bilimkurgu, diğer edebi türler için gerekli olandan öteye geçen bir ‘bilgi işleme’ katmanı gerektirir. Bu sebeple, bilimkurgunun ‘yüksek bilgi’ türü olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.
Anlaşılan o ki, bilimkurgu, günümüz dünyası ve onu şekillendiren hukuk sistemleri hakkında da pek çok şey söyleme yetisine sahiptir. Bruce Rockwood’un 1999’da bir sempozyumun açılışında belirttiği gibi, “Bilimkurgu… siyasi, hukuki ve ideolojik alternatifleri keşfeder; hem bugüne hem de olası geleceklere dair yorumlar sunar.” Bilimkurgu yazarları, günün sorunlarından ilham alarak, dünyanın hangi yöne evrilebileceğini öngörürler. Bu sayede, yeni teknolojilerin ve keşiflerin doğurabileceği sonuçlar üzerine derin spekülasyonlar yapma imkânı bulurlar.
Toplumun bilim ve teknoloji ile akademik olarak ilgilenmeyen coğunluğu uzay yolculuğu, genetik mühendislik, insan klonlama, nükleer silahlar, nanoteknoloji, yapay zeka, sanal gerçeklik ve son yüzyılın diğer her teknolojik gelişmesi hakkında bildiklerinin çoğunu muhtemelen bilimkurgu eserlerinden elde edilmiştir. Bilimkurgu, teknolojinin geleceği ve insan toplumu üzerindeki etkisi hakkında verimli bir spekülasyon alanı sunar.
Benzer şekilde, Neal Stephenson’ın Snow Crash (Türkçeye Parazit olarak çevrilmiştir) eseri, sanal gerçeklik ve siber uzayın etkilerini anlamak için bir kılavuz sunarak, günümüzdeki temel iletişimlerimizi etkileyen büyük bir teknoloji şirketi tarafından benimsenen Metaverse teriminin ilk ortaya çıktığı eserdir. Yani sanal, artırılmış ve karma gerçekliği içinde barındıran teknolojiyi tanımlamak için, bir bilimkurgu eserinde ilk defa vücut bulan terimi kullanmaktayız. Üstelik, Stephenson ve Ernest Cline’ın Metaverse’in ne olması ve ne olabileceği konusundaki tasvirleri, şimdi siber hukuk ve dijital gizlilik düzenlemelerinde kritik bir değerlendirme haline gelmiştir. Metaverse konulu herhangi bir konferansta bu ikiliyi, ve eserlerini anmamak mümkün değildir.
Bu sebeple, hukukun bu etkileşimden bir haber kalması, hukuk anlayışının geriden gelmesine, ve bilimkurguda kendine yıllar önce vücut bulmuş teknolojik gelişmelere hazırlıksız yakalanmasına sebep olacaktır. Oysa ki, hukuk, bilimkurguya daha kritik bir tutum ile yaklaşırsa, gelecekteki bilimsel ve teknolojik ilerlemelere daha iyi hazırlanabilir, daha ileri görüşlü, etkili ve zamanlaması doğru düzenlemeler oluşturabilir. Örneğin, Robert Heinlein’ın, özellikle, The Moon is a Harsh Mistress (Türkçeye Ay Zalim Bir Sevgilidir olarak çevrilmiştir) adlı eserinde baş kahramanın zeki bir chatbot (Mike) ile olan iletişimi daha yakından okunup eleştirel olarak değerlendirilmiş olsaydı, hukuk, ChatGPT gibi teknolojilerin günlük yaşama entegrasyonuna daha iyi hazırlanabilirdi.
Bu nedenle, hukukun teknolojik değişim karşısında nasıl evrilebileceğini ve evrilmesi gerektiğini düşünmek için bilimkurgu ideal bir zemin sunar. Avukatlar, yargıçlar ve hukukçular, varsayımsal senaryolarla zihinlerini geliştirirler. Bir bilimkurgu hikayesi bağlamında, bir yazar, bilimsel veya teknolojik bir keşfe karşılık gelen bir yasayı veya kuralı, sıradan bir akademik tartışmanın ötesine geçerek derinlemesine keşfedebilir. Bilimkurgu, insan yeniliğinin sınırlarını ve olası sonuçlarını araştırırken, hızla ilerleyen dünyamızın hukuki etkilerini öngörmek ve bunlara hazırlanmak için vazgeçilmez bir kaynak olarak önemini korur.
Yazar: Yeliz Figen Döker
Kaynaklar:
- Rockwood, B. (1999). Introduction: Science Fiction and the Law. Law & Social Theory, 23, 1-6. Erişim adresi: HeinOnline
- Tom Shippey, Hard Reading: Learning from Science Fiction (Liverpool University Press 2016)
- Patrick Parrinder, ‘Imagining the Future: Zamyatin and Wells’ (1973) 1 Science Fiction Studies 17
- Michio Kaku, Physics of the Impossible: A Scientific Exploration into the World of Phasers, Force Fields, Teleportation, and Time Travel (1st ed, Doubleday 2008)
- How Science Fiction Influenced Science Fact | Royal Institution’ (18 Ocak 2023) <https://www.rigb.org/explore-science/explore/blog/how-science-fiction-influenced-science-fact>
- Peter Nicholls, David Langford and Brian M Stableford (eds), The Science in Science Fiction (Knopf 1983).