Bir “peri masalını” izler gibi görmek isteriz yaşamı; keyif veren, heyecanlandıran, aklımızı başımızdan alan… Bunun aksiyle karşılaştığımız zamansa, önce anlam veremeyiz gördüklerimize, sonra da öfkelenir ya da üzülürüz. Bizler “anlayamadığımız” şeyleri bu sebeple sevmeyiz; çünkü aşina olduğumuz bu can yakıcı duyguların, hemen peşi sıra geleceğini iyi biliriz. “Bilemediklerimizi”, bazen “görmediklerimizle”, bazen “bildiklerimizle” bazen de “fantezilerimizle” açıklayarak anlamlandırmaya çalışmamız bundan kaynaklanır.
Kendini rehabilite etme ve göçebe huzurlara erişme yöntemini çok küçük yaşta alışkanlık haline getiririz. Aslında karmaşık ve korkutucu bir dünyaya gözlerini açan biz insan canlısı yavruları, dünyayı olabildiğince gerçek haline göre algılarız fakat daha sonra hakikatin acı verici bir şey olduğunu idrak ederek kendimize has iyileşme şekillerimizi üretiriz. Gelin görün ki üzerinden zaman geçtikçe bu şekillerin hakikatin kendisi olduğuna inanmaya başlarız: “yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz”…
Dışarıdan vakumlayıp içimizde üretime geçtiğimiz bu tasarım hakikatler, (sözde) nedenlerini çok iyi bildiğimiz ama aslında bir illüzyondan ibaret olan dünyaların içerisinde yaşamamıza neden olur; Alice Harikalar Diyarında gibi…
Bu anlatıya baktığınızda sanırım şimdi daha iyi anlıyorsunuzdur, neden “Orman yangınları ve kuraklık, kıtlık, deprem, sel, salgın ve göç” gibi döngüler halinde kendisini tekrarlayan yaşam fenomenlerini, kendimizce “görünmez ellerle” tanımlamaya eğilimli olduğumuzu: Öfkeli tanrılar, nuh tufanları, ruhlar ya da 3 harfliler, global çeteler ve aileler, sabotajcı teröristler, göçmenler, çekemeyen dış güçler ya da art niyetli bilim insanları…
Bunların ortak yönü “kaynağı” var gibi görünüp aslında olmamasıdır, zaten olmamalıdır da. Çünkü gerçek kaynağı bulanın, “kök nedene” de erişeceğinden rahatı da olamayacaktır; gerçekle yüzleşecek, kendi payını anlayacak, yas tutacak ve en zoru harekete geçecektir. Fakat bu saydıklarımla kim uğraşacak? Çok zordur; emek, çaba ve cesaret ister. O yüzden etrafınızda gördüğünüz bu koca kalabalıkların cadı avlarında zaman geçirmesi şaşırtıcı değildir, her cadının da enteresan bir şekilde bize benzemesi gariptir; öfkeyle bir an önce linç ederek konuyu kapatmak istememizse işte bundan kaynaklanır; çünkü “her fail arayışı, içerisinde (arayanı) barındırır”.
Sonsuz gücü eline geçirmek isteyen tüm iktidarlar gibi bizler de yukarıdaki durumun farkındayız; bu sebeple hemen kendimize ya her yalanımıza inanacak “yandaşlar” ya da yaşam tembeli “muhalifler” yaratmaya çalışırız. Gözümüzün önündeki “siyah kuğuyu” görmemizi engelleyerek, sadece beyaz kuğuların gerçek olduğuna inanıp “zar atmaya” devam etmek isteriz.
Haydi kalkıp hakikatimize geçelim, yayınımız bitti artık …
Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: İnsan Sevdalıdır Derdine