Gözler Ruhun Penceresidir

Romeo ‘Gözler ruhun penceresidir’ diye mırıldanır ve Juliet’in gözünün önüne düşen saç tutamını kulağının arkasına yerleştirir. Ruhun penceresi, ruha açılan bir kapı. Bu İngilizce deyimi eğer sizde duyduysanız onun romantik filmlerde sıklıkla kullanılan klişe bir cümle olduğunu bilirsiniz. Merak etmeyin yanlışlıkla romantik filim tahliline basmadınız. Lütfen fare imlecinizi geri butonundan yavaşça çekin.

Bu cümlenin çıkış noktası tam bilinmese de ilk William Shakespeare’in kullandığı kararlaştırılmıştır. Bu benzetme burada da kalmıyor; Cicero, zamanında “Ut imaho est animi voltus sic indices oculi” (Yüz, zihnin bir fotoğrafıdır, gözler ise onun yorumlayıcısı.) demiştir. İncil, Matthew 6:22 de ise ‘Gözler vücudun lambası’ sözcükleri geçer.

Tarih ve kültür değişse de dillerden düşmeyen bu benzetmeyi anlamamız için ilk önce empati kavramını incelememiz gerekir. Empati, muhatabınızın veya herhangi birinin duygularını paylaşmak, onun yaşadıklarını anlamak ve bir anlığına da olsa o kişi olmaktır. Empatiyi ayna nöronları yardımıyla gerçekleştiririz. ‘Ayna’ isminin de ima edeceği üzere bu nöronlar muhatabımızın yüz ifadelerini taklit ederek onların ne hissettiklerini içselleştirmemizi sağlar. Bir araştırmada birbiriyle uzun zamandır evli olan çiftlerin, aynı olmasa da aşırı derecede benzer kırışıklıkları olduğu ortaya çıkıyor. Bunun sebebi ise, eşlerin evlilikleri boyunca ayna nöronları yardımıyla istemsizce birbirlerinin yüz ifadesini taklit etmesidir.

Mayıs 2006’da yayımlanan, ‘Personality and Individual Differences’ isimli araştırmada, eşit sayıda olmak üzere kadın ve erkek olarak ayrılan 22 katılımcıya, 160 evli çiftin fiziksel görünüşünü, kişiliğini ve yaşlarını tahmin etmeleri söylenir. Katılımcılar bu çiftlerin fotoğraflarını ayrı ayrı ve kimin kiminle evli olduğunu bilmeden gözlemler. Araştırmanın sonunda katılımcıların çoğu evli çiftleri benzer görünümlü olarak eşleştirir. Araştırmacılar ise daha uzun birlikteliği olan çiftlerin daha benzer görünümlü olduğu bulgusuna ulaşır.

Bu taklit etme aslına bakarsanız vücudumuzun oluşturduğu bir koruma mekanizmasıdır. Kendinizi bakkala girerken hayal edin; en sevdiğiniz -abur cubur değil- sebzeyi almak için arka reyonlara gidiyorsunuz, sebzenizi aldıktan sonra ise kasaya varıyorsunuz. Kasiyerin kaşları çatık, elleri titriyor, göz bebekleri büyümüş, ses tonu yüksek ve elleri havada. Sizce ne hissediyor olabilir? Bu gözlemlemiş olacağınız özelliklerin hepsi öfkenin belirtileridir. Vücuttaki adrenalin salınımı arttıkça göz bebekleri büyür, nefes hızlanır. Kasiyere yaklaştığınız zaman ters bir şey söylemek isteyeceğinizi sanmıyorum. Büyük ihtimalle kasiyeri kimin sinirlendirmiş olabileceğini, mırıltılarından veya baktığı yönü çaktırmadan gözlemleyerek anlamaya çalışacaksınız ve aynı hatayı yapmamakta özen göstereceksiniz. Onun öfkesini anlayıp siz de tetikte olacaksınız; “Acaba ne demeliyim?” , “Bana sinirlenmiş olabilir mi? ” gibi sorular geçecek aklınızdan. Kısa sürede yapmış olduğunuz gözlem ve empati, bir sonraki adımlarınızı dikkatlice seçmenizi sağlar ve sizi olası tehlikelerden korur.

Bu durumun aynısı korku filmi izlerken de başınıza gelebilir. Siz parmaklarından bıçaklar çıkan, Elm Sokağı’nda yaşayan ve ismi Freddy olan biriyle karşı karşıya olmasanız bile vücudunuz istemsizce sizi olağan durumlara hazırlamaya başlar. Nabzınız yükselir, algılarınız keskinleşir. Duyacağınız küçücük bir tıkırtı veya kedinizin ayağınızın altından geçmesi sizin zıplamanız için yeterli olacaktır. Ayna nöronlarımız bunu her duygu ile gerçekleştirir.

 

Yapılan yeni bir çalışma, “Acını anlayabiliyorum” kalıbının bir teselli cümlesinden çok daha fazla anlam taşıdığını ortaya çıkarıyor.

Bu araştırmada, 16 kadın gönüllünün ellerine elektrik şoku verilirken beyin taramaları yapılır. Katılımcılar şoku hissettikleri zaman beyinlerindeki acı matrislerinin aktif hale geldiği anlaşılır. Sonrasında, gönüllülere diğer katılımcılara elektrik şoku verildiğine dair bir takım farklı uyaranlar verilir. Bu yeni uyaranlar, katılımcılara önceki gibi fiziksel bir acı vermese bile acı matrislerinin kısmen aktif hale gelmesine ve sonuç olarak acı hissetmelerine yol açar. Elbette bu “yansıma acı” gerçektekiyle bire bir aynı olmayabilir, genelde diğer gönüllülerin gerçekte hissettikleri acıdan biraz daha zayıftır.

Bu hissedilen acıdaki zayıflama, empati yapabilmemize olanak tanırken diğerlerinin acısında boğulmamızı engeller.

Empatiye değindiğimize göre artık gözün ruh ile olan yakın ilişkisini ele alabiliriz. Merkezi Sinir Sistemimiz, beynimiz ve omuriliğimizden oluşur. AçıkBeyin’i takip ediyor iseniz eğer beynin; yaptığımız seçimlerinden hareketlerimize, etrafı algılama şeklimizden alışkanlıklarımıza kadar bin bir farklı etki alanı olduğunu biliyorsunuzdur. Tarihsel olarak beyne gelen bir darbeden sonra hastanın kişilik değiştirdiği onlarca kez görülmüştür. Bunun bir örneği ise Phineas Gage’dir. İnşaatta ustabaşı olarak çalışan Phineas’ın görevi şantiyedeki kayaları dinamit ile patlatmaktır. Bu patlatma işlemini daha kolay gerçekleştirmek için yaptırdığı ince uzun demir çubuğu, Phineas, kayaların altına barutu yerleştirip kum ile sıkıştırmak için kullanır. Phineas, onlarca kez tekrar ettiği bu işlemi bir kez daha yapmaya kalkmış fakat bu sefer barutun erkenden patlaması ile kullandığı demir çubuk, sol gözünün altından girmiş, ön beyne (frontal korteks) hasar vermiş ve kafatasının sağ tarafından çıkmıştır. Phineas haftalar sonra kazadan canlı çıksa bile ailesi onu tanıyamadıklarını ve bir yabancı ile yaşadıklarını belirtmiştir. Eskiden nazik ve uysal olan Phineas birden bire kaba bir kişiliğe bürünmüştür. Onu Phineas yapan kişilik özelliklerini kaybetmiştir. Beyin, kişilik ve kimliğimize dair önemli bilgiler taşır; Merkezi Sinir Sistemimizin dışarıdan görünen tek kısmı da gözlerimizdir.

Pandemi sürecinde insanlar maskelerle işe gidiyor, neredeyse günlük hayatta yapacakları işlerin tümünü maskeleri ile yapıyor. Ağız ve burnumuzu gizleyen maske geriye sadece gözleri bırakıyor. Gözler ise birini anlamamız, onlara karşı empati göstermemiz için ruhumuza açılan pencerelerden sadece biridir.