Dijital ölçü birimlerin byte, megabyte, gigabyte, terabyte, petabyte olarak sıralandığı gibi dilin katmanlarını da harf, sözcük, öbek, cümle, söylem ve nihayet anlatı diye sıralamak mümkün. Harfler sözcükleri, sözcükler öbekleri, öbekler cümleleri, aynı amaca yönelik cümleler söylemi, bütünsel bir fikir etrafında toplanmış söylemler ise anlatıyı, ya da başka bir deyişle hikayeleri oluşturur. Bu dilsel birimlerin hepsi de tarih boyunca kültürel nedenlerle hiç durmadan değişim yaşar.
Tüm bu dilsel birimlere dayanıklılık açısından bakıldığında, aralarında kültürel değişime dayanıklı olan tek yapı maalesef harflerdir. Yapılar büyüdükçe, aynı fizik dünyada olduğu gibi, dilsel birimlerin de dış kuvvetlere karşı direnci azalmakta; hatta anlatı gibi içinde dönemsel tarz ve ögeler barından daha büyük yapılar entropik güçlere çok daha fazla maruz kalmakta. Özellikle de kültürel ve teknolojik koşullara olan bağımlılığı yüzünden, zaman en çok da anlatıyı evrimleşmeye zorlar.
Dilsel bir birim olarak anlatının tek sıkıntısı, içinde bolca taşıdığı dönemsel insan eğilimleri değil elbette. Anlatıların ana harcı olan modernite de bu tür yapıların hem içerik hem de biçimsel olarak kolayca eskimesinde bir neden olabiliyor. Ama yine de anlatı evriminde en önemli motivasyon, tarih boyunca tüm hikayelerin öyle ya da böyle teknolojiye olan bağımlılıkları, daha doğrusu teknolojik mecraların anlatı karşısında giderek artan etkisi oluyor.
Anlatı evriminde vardığımız son nokta Dijital Anlatı. Dijital anlatıdan kastettiğimizse biçim, boyut ya da konu farklılığından öte bir şey. Sadece anlatıcının değil muhatabın da iletişim amaçlarının kökten değiştiği, bir yönüyle minimalist ama diğer taraftan sonsuz genişlikte melez bir tür olması. Geleneksel anlatı türlerinin bağlam tutarlılığı ya da bütünlüğü gibi birçok kriterini rahatça göz ardı edebilen bu yeni tür için tek geçerli kriter, sonsuz bir şekilde akıp duran iletişim içinde bir şekilde kalabilmek; sürekli akan içerikten çok, sürecin bir parçasına dönüşebilmek.
Dijital anlatıda, tarih boyunca mecra belki de ilk kez önem bakımından anlatının önüne geçmiş görünüyor. Eskiden de anlatı biçimleri arasında biçimin içerikten kısmen daha kıymetli olduğu, mesela sinema filmleri ya da tiyatro oyunları gibi türler olmuştu ama şimdiki durum sanki sırf sinema salonundaki koltukta oturmanın perdede olanlardan çok daha anlamlı olması, hatta perdede hiçbir şey olmasa dahi insanların oturdukları koltuklara sıkı sıkıya tutunması gibi bir şey. Ya da bir konserde sadece etrafındaki insanların söylediği şarkıları dinleyip, bir konferansta sadece önünde ve arkanda oturanların sözlerine kulak kabartmak gibi.
Dijital anlatının daha önce hiç tanık olmadığımız şaşırtıcı yanları da var elbette. Bunların arasında en önemlisi de kendi burjuvazisini yaratmış olması. Yüz yıllar boyunca sadece aristokratların elinde tuttuğu söz mülkiyetini kamulaştırma fırsatı verdi. Bir bakıma Söz Cumhuriyetini, tek bir kurşun dahi sıkmadan ilan etti. Kendi evrimini henüz tam anlamıyla tamamlamamış olsa da söz şövalyeleri için bir bakıma Post-Truth bir devrim gerçekleştirdi.
Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Beynin Grameri