Tuhaf Bir Makinenin Anlamsız Israrı
Bir an için en temel, en garip gerçeğimizi düşünelim: Yaşıyoruz. Ve daha da garibi, ne olursa olsun yaşamak istiyoruz. Üstelik bu öylesine güçlü bir istek ki çoğu zaman üzerine düşünmeye zaman bile bulamıyoruz. Betonun arasından filizlenmeye çalışan inatçı bir ot gibi, en zor koşullarda bile hayata tutunmaya programlıyız. Yoğun bakımdaki bir hastanın zayıf nefesi ya da okyanusa ulaşmaya çalışan minicik bir kaplumbağa yavrusunun çırpınışı da aynı temel emrin bir yansıması: “YAŞA!”
Peki, bu emir nereden geliyor? Daha da önemlisi, bu emre uyarken neden bu kadar çok bocalıyoruz, bu emre uymak için insan neden bu kadar çok acı çekiyoruz? Asıl sorun da henüz neden yaşamak istediğimize dair olgun, tatmin edici bir gerekçe oluşturamamamız. Biyolojimiz gaz pedalına sonuna kadar basarken, bilincimiz direksiyon başında “Nereye gidiyoruz?” diye panik içinde bağırıyor. Bu ikisi arasındaki uyumsuzluk ise modern insanın bitmek bilmeyen huzursuzluğunun ta kendisi.
Hayatta Kalma Otomatı
Önce işin mekanik kısmına, biyolojiye bakmak lazım. Görünüşe göre hepimiz milyonlarca yıllık evrimin birer ürünüyüz. Genlerimiz, tek bir ana direktifle yazılmış bir kod taşıyor: Kendini kopyala ve bir sonraki nesle aktar. Bunun için de bulunduğu bedeni mümkün olduğunca uzun süre hayatta tutmak gerekiyor.
Oysa bu bir seçim değil, sadece bir program. Aç hissettiğimizde yemek ararız, çünkü enerjiye ihtiyacımız var. Üşüdüğümüzde hipotermi bizi öldürmesin diye sığınacak sıcak bir yer ararız. Tehlike anında, mesela bir korna çaldığında düşünmeden kendimizi geri çekeriz. Lezzetli bir yemek yediğimizde, sevdiklerimizle güldüğümüzde veya bir tehlikeden kurtulduğumuzda beynimiz bize dopamin ya da serotonin gibi küçük “kimyasal ikramiyeler” verince kendimizi iyi hissederiz ve bu eylemleri tekrarlamak isteriz. Yani yine görünene göre yaşama isteğimiz, felsefeyle ilgisi olmayan, basit bir refleksten öte değil.
Bilinç Sahneye Çıkınca
“İyi de Neden?” Sorusu
İşte film burada kopuyor. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak bir sabah uyanıp aynaya bakıyor ve “Bu kim? Bütün bu koşuşturma ne için?” diye sorabilen tek varlık. Bilinç dediğimiz o muhteşem ve aynı zamanda lanetli yetenek devreye girdiğinde, biyolojinin basit “yaşa ve üre” programı artık yeterli gelmemeye başlıyor. Artık sadece bir şeyler yemek, barınmak ve tehlikeden kaçmak kesmiyor. Bir anlam arıyoruz. Bir amaç istiyoruz. İnsanın fabrika ayarları bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor, ama bilincimiz “Neden yapmam gerektiğini anlamak istiyorum” diye diretiyor.
Tarih boyunca bu “anlam boşluğunu” doldurma meselesi için sayısız şey denenmiş. Dinler ve Mitolojiler, bize bir yaratıcı, bir amaç ve ölümden sonra bir yaşam vaat ettiler. “Bu dünya bir sınav, asıl hayat sonra başlayacak” düşüncesi, varoluşsal kaygıyı hafifleten en güçlü yanıtlardan biri oldu. İdeolojiler, “Daha adil bir dünya için savaş,” “Ulusunu yücelt,” “Devrimi gerçekleştir” gibi büyük anlatılar, bireysel yaşamlarımıza kendimizden daha büyük bir amaç duygusu kattı. Aile, “Çocuklarım için yaşıyorum,” “Ailemin adını yaşatmalıyım” gibi gerekçeler, biyolojik neslini devam ettirme dürtüsünü daha kişisel ve anlamlı bir hale getirdi. Sanat ve Bilim, bazıları için anlam, bir güzellik yaratmakta, bir beste yapmaktadır. Bazıları içinse evrenin bir sırrını çözmeye çalışmaktır.
Bunların hepsi, o büyük “Neden?” sorusuna verilmiş güçlü cevaplar. Ama işin tuhafı, hiçbiri herkes için geçerli ve mutlak değil. Ve modern dünyada, bu büyük anlatıların gücü zayıfladıkça, birçok insan kendini o devasa boşlukla yüz yüze buldu.
Çarpışma Anı
Olgunlaşmamış Gerekçeler ve Sürekli Sorunlar
Günümüz insanının temel çıkmazına gelince… Bir yanda bizi hayata körü körüne bağlayan güçlü bir biyolojik motor var. Diğer yanda ise o motora güç verecek anlamlı bir yakıt bulamayan bilinçli bir zihin. İnsan bu boşluğu doldurmak için, çoğunlukla olgunlaşmamış veya geçici gerekçeler üretip duruyor. Oysa bu gerekçelerin çoğu, insanın derin açlığını bastırmak için yediği abur cuburlar gibidir. Anlık olarak iyi hissettirirler ama asla doyurmazlar. Doygunluğu, yeni bir telefonda, daha büyük bir evde, son model bir arabada aramak zorunda kalırlar. O nesneye sahip olana kadar hayatının bir amacı varmış gibi hissederler. Ama ona ulaştığında, o heyecan birkaç gün veya hafta içinde sönüyor ve boşluk hissi geri dönüyor. Sonra hedefimize bir sonraki nesneyi koyuyoruz.
Sosyal Medya Onayı
Çoğu insan artık değerini ve varoluş anlamını, başkalarının beğenilerinde, yorumlarında ve takibinde arıyor. Aldığı her “like” ise, beyninin ödül merkezini tetikleyen küçük bir kimyasal ikramiye gibi. Ama bu o kadar kırılgan bir dayanak ki bir gün yeterince ilgi görmediğinde kendini hemen değersiz ve anlamsız hissedebiliyor.
Anlık Haz Peşinde Koşmak (Hedonizm)
“Hayat kısa, anı yaşa” felsefesini, derin sorularla yüzleşmekten kaçmak için bir kalkana dönüştürüyoruz. Sürekli eğlenme çabaları, durmadan seyahat etmek, hafta sonunu dizi maratonlarıyla geçirmek… Bunlar, o rahatsız edici “Neden?” sorusunun sesini kısmak için kullandığımız gürültüler haline gelebiliyor.
İşte “sürekli sorun” hali tam da bu. Anksiyete, depresyon, yabancılaşma, tükenmişlik… Bunların çoğu, biyolojik yaşama arzumuz ile bu arzuya bulduğumuz zayıf, kırılgan ve olgunlaşmamış gerekçeler arasındaki çatışmanın birer semptomu. Sürekli gaz pedalına basıyoruz ama nereye gittiğimizi bilmediğimiz için ya duvara tosluyoruz ya da kendi etrafımızda dönüp duruyoruz.
Peki Ne Yapmalı?
Bu tablo biraz karamsar görünebilir, ama aslında değil. Bu, insan olmanın tanımı. Bu çatışma, bizim trajedimiz olduğu kadar en büyük potansiyelimiz. Bir hayvan gibi sorgusuzca yaşamak yerine, anlam arama ayrıcalığına (ve yüküne) sahibiz.
Belki de çözüm, o büyük “Neden?” sorusuna nihai, herkes için geçerli bir cevap bulmak değildir. Belki de asıl mesele, bu sorunun varlığını kabul etmektir. Biyolojik motorumuzun gücünü ve bilincimizin anlam arayışını birbiriyle kavga ettirmek yerine, bu ikisi arasında bir denge kurmayı öğrenmektir.
“bu büyük anlatıların gücü zayıfladıkça” ve “kimyasal ikramiyeler” harika odak noktası 🙂
Harika yazı olmuş, emeğinize sağlık. ”Ben bu dünyaya neden geldim, burada asıl vazifelerim neler, buradan nereye gideceğim.” sorularını sormak ve bu sorulara gerçekci anlam bulabilmek insan için, yaşamı kaliteli yaşamak diye düşünüyorum. Saygılarımla.