Kötülük problemi felsefenin en çetrefilli meselelerinden biridir. Problemin kaynağı dünyadaki kötülükler ile tanrının iyiliğinin bağdaştırılamamasıdır. Dünyada pek çok kötülüğün olduğu aşikâr, peki iyiliği isteyen ve kötülüğü değiştirmeye muktedir bir tanrı varsa kötülük nasıl var olabilir? Bu sorun pek çok ateistin tanrı tanımazlığına neden olan birincil sorundur.
İyi Ve Muktedir Bir Tanrıdan Kötülük Nasıl Ortaya Çıkar?
Dünya üzerinde kötülük varsa (ki var) ya tanrı kötülüğü önlemek istediği halde önleyemiyordur (yani buna gücü yetmiyordur) ya da tanrı kötülüğü önlemek istemiyordur (yani iyi niyetli değildir). Pek çoğumuza göre tanrı, tanımı gereği iyi ve kadir-i mutlak olmak zorundadır. Ateistler de tanrıyı bu şekilde tanımladıkları için kötülüğün varlığına dayanarak tanrının var olamayacağını iddia ederler. İnananlarınsa pek çoğu bu sorunu ya görmezden gelir ya da çözülemez olarak görüp rafa kaldırır. Kötülük problemini çözmeye çalışan tanrı tanırlar ise kötülüğün izafi (göreceli) olduğuna yani mutlak olmadığına, tanrıdan değil de maddeden/insanlardan kaynaklandığına inanır.
Fakat tanımı gereği tanrı her şeyin kaynağı ise kötülüklerin kaynağı da o olmak zorunda değil midir?
Tanrıyı Yanlış Tanımlıyor Olmayalım?
Tanrıyı nasıl tanımlarız? İyi, güzel, merhametli, koruyucu, adaletli,… Peki iyiliği, güzelliği, merhameti, adaleti nasıl tanımlarız? Ya kötülüğü, çirkinliği, zalimliği ve adaletsizliği?
Toplum olarak en aşina olduğumuz dinin öğretisine bakalım. İslam’ın kutsal kitabında tanrı yalnızca olumlu özelliklere mi sahip? Cevap hayır;
Nitekim tanrının kahreden, cebreden, darlık veren, intikam alan, hesap soran, zillet veren, dereceleri alçaltan, engelleyen, zarar veren ve öldüren gibi isimleri de var.
Peki, bu nitelikler kötü mü? İnananlar için elbette kötü değil, çünkü tanrı iyi olmak zorunda. Ya da tanrının bu olumsuz nitelikleri inanmayanlar için var, inananlar için değil. Fakat tüm bu nitelikleri bizim üzerimizde gerçekleştiren bir insan ya da bir olay ise o bizim için elbette kötü olacaktır. Bu durumda tanrıya torpil geçiyor olabilir miyiz?
Hepimiz Tasavvurumuzdaki Tanrıyı Sipariş Ediyoruz
Size her birimizin inandığı tanrı bir diğerinden farklı desem bana inanır mısınız? İnanmıyorsanız en yakınınızdaki insanın tanrı tasavvuruyla kendinizinkini karşılaştırın, biraz ileri gittiğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Biz insanlar son derece muhtaç varlıklarız. Doğduğumuz andan itibaren bakıma ihtiyaç duyuyoruz, sonrasında her canlı gibi beslenmeye, barınmaya ve üremeye ihtiyaç duyuyoruz. Muhtaçlıklarımız hayatımız devam ettiği sürece bitmiyor. Sosyal varlıklar olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey ise güvende hissedeceğimiz sosyal ilişkiler. Bu ihtiyacımız bebeklikte başlıyor, hayatta kalabilmek için en yakınlarımızdan sevgi, ilgi, merhamet ve iyilik bekliyoruz. Nasıl ki çocukken iyi, merhametli, sevgi dolu ve adaletli ebeveynlere ihtiyaç duyuyorsak; büyüyünce de bu niteliklere sahip, ya da bize bu nitelikleri ile muamele edecek bir tanrıya ihtiyaç duyuyoruz. İşin garip yanı şu ki tanrıya inanmayanlar dahi tanrıyı olumlu sıfatlarla özdeşleştirdikleri için tanrıya inanmıyor. Yani tanrıya inanın ya da inanmayın, tasavvurunuzdaki tanrı olumlu niteliklere sahip.
Tanrıyı kötü gördüğü için ona inanmayanlar da mevcut elbette, fakat bu durumu yakından incelediğimizde inkarın nedeninin, kötülük ile tanrılığı bağdaştıramamak olduğunu görüyoruz. Yani tanrıyı kötü gördüğü için onun tanrılığını reddedenler dahi iyi niteliklerle donanmış bir tanrı algısı taşıyorlar.
Tanrının İyi Olmaması Bir Problem Mi?
Tanrının iyi olmamasının, iyi bir tanrıya ihtiyaç duyan bizler için bir problem olduğu aşikâr. Fakat eğer varlığına inanıyorsak, tanrının yalnızca bizim değil bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm varlıkların yaratıcısı olarak, tahayyül edebileceğimizin çok ötesinde bir varlık olduğunu öngörmemiz gerekmiyor mu? Tanrı gibi aşkın bir varlığın bizim tasavvurumuza uyması gerekmese gerek, öyle değil mi?
İnsanlar olarak tanrı hakkında spekülasyan yapmayı bırakamayacağımızı biliyorum fakat bireysel spekülasyonlarımızla tanrının gerçekte ne olduğunu ortaya koyabileceğimizi ya da tanrı hakkında mutlak bir bilgiye sahip olabileceğimizi düşünmek kulağa oldukça cüretkar geliyor.
Tanrı kimine iyi kimine kötü kimine hem iyi hem kötü kimine de ne iyi ne kötü olabilir. Tanrının gerçekte ne olduğu değil, bizim ona nasıl inandığımız önemlidir. Fakat bireysel inançları mutlak doğru kabul etmek ve bunun üzerinden bizim gibi düşünmeyenlere zulmetmek “iyi” bir şey değil. Ne zalim için, ne de mazlum için.
Not: Bu yazıyı tanıdığım ve tanımadığım tüm tanrı tanırlara ve tanrı tanımazlara ithaf ediyorum.
Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazı sizin için geliyor: Bilgi Neydi?
Tanrı…
İyi mi kötü mü şakacı mi ciddi mi? Tanrıyı anlamak için sormak.. sorarken insana ait alet edevat kullanmak akıl mantık kıyas rasyo vb.. insan kendisini tanımlarken coğrafya tarih sosyoloji kisitlarindan soyutlanabilir mi? Soyutlanma mümkün değilse kendisini gerçekten tanıyabilir mi? Hans’i ve Mehmet’i tanımlayacak ortak bir tanım bulunabilir mi oysa ikiside insan, insanın kendisini bile tanimlayamadigi hayat düzleminde tanrıya iyi kötü demesinin bir kıymeti var mı? Ne ifade edecek yani. Yani insan kendini ne sanıyor. Tanrı eylemlerinin değerlendirme altında oldugu bir varlık olsaydı gerçekten tanrı olur muydu? Hadi diyelim demokrat bir tanrı eylemlerini yarattıklarının beğenisine sunan o zaman ne olurdu sizce kendisine iman etmenin gerekliliğine insan oğlu gerçekten inanacak mıydı? Yahut saygı mi duyardı.
Özetle saf aklın cesur ve çaresiz mücadelesini bu yazıda bizlere sunan değerli ceren hocama çok teşekkür ederim
İnançların bireysel olması ve bunu topluma teşmil etmek, tanrıcılık oynamak resmen… Allah korusun!
Peki bir kural koyucu olarak tanrıyı nasıl tanımlarız? İyinin ve kötünün ötesinde, herhangi bir taraf olmaksızın sadece ve sadece adil olması bile bir taraf için zalim olmasına yetmez mi? O halde tanrı dediğimiz şey birazda durduğumuz baktığımız yerle ilgili değil mi? Yani işin özü yine insanın kendiyle mi ilgili? İnsanı hem bu kadar merkeze oturtup hem de bu denli karmaşık bir “imtihan dünyası” na mahkum etmek de biraz ego ürünü bir tasvir değil mi? Ayrıca insanın “kendisi olmak” dediği şey aslında etrafı hatta ilk teması ve ilk iletişimi olan bakım verenini içine dahil eden bir kavram iken nasıl olacak da İnsan hem tanrıyı hem kendini hem de dünyayı somut bir düzlemde ayrıştırarak anlamlandıracak? Çok yorucu, anlam aramak yerine sorgusuz kabul mutluluk vaad ediyor gibi. Işık tutan yazılarınız için teşekkürler…
“Dereyi görmeden paçaları sıvamak” deyiminin tanımı olmuş bu yazı. Tanrı diye bir şeyin var olup olmadığı daha kanıtlanmadan iyi ya da kötü sıfatları atamak düşünmeyi temelden becerememektir.
Kaldı ki “Tanrıyı kötü gördüğü için ona inanmayanlar” ne kadar anlamsız bir tanımlamadır! Tanrının kötü olduğunu düşünen birisi tanrıya inanıyordur ve tanrıya inanan birisi ateist değildir.
Kafa karışıklıklarını gidermen dileğiyle Ceren.
Merhaba Nuri bey,
“Tanrı” pek çokları için bir düşünce değil inanç nesnesi, ve inanç için kanıta ihtiyaç duyulmuyor. Anlamsız bulduğunuz cümle bir tanımlama değil tespit cümlesi. Tanrıyı kötü gördüğü için ona inanmayan pek çok insan mevcut ve bu düşünsel değil tepkisel bir durum. Tanrıya inanan birinin ateist olamayacağı iddianız elbette mantıksal olarak doğru, fakat sorun şu ki Tanrı söz konusu olduğunda düşünceden ziyade kişisel inançlar devrede oluyor, zaten yazı da buna dikkat çekiyor.
Selamlar.
Cevap verdiğin için teşekkürler 🙂
Bir şeyin pek çoklarının ya da bir azınlığın inanması, o şeyi gerçek kılmaz. Öyle olsaydı Zeus ve Şiva da gerçek olurdu. “İnanç için kanıta ihtiyaç duyulmaması” konusunda hemfikiriz ama inanç da zaten bu yüzden kötü bir şey. İnsanlık, tarih boyunca gerçekdışı şeylere inancı sayesinde demagoglar tarafından bir oraya bir buraya sürüklenmiş ve tarihinin en karanlık dönemlerini yaşamıştır.
Eğer anlamsız bulduğum cümle tanım değil tespitse yanlış bir tespit. “Tanrıyı kötü gördüğü için ona inanmayan pek çok insan mevcut” cümlesindeki mantık hatası şu: Bir şey, senin için varsa ona inanıyorsundur; ister iyi olduğunu ister kötü olduğunu düşün. Bir şey senin için yoksa zaten yoktur; olmayan bir şey iyi ya da kötü “olmaz” ve kişisel inançlar, söylediğim gibi, bir şeyin var olup olmadığı gerçeğini değiştirmez.
Rica ederim 😁
Bir şeyi gerçek yapan nedir? Bizlerin algılarından bağımsız bir “gerçek” var mı? Gerçek ya da hakikat tanımı gereği göreceliliklerin ötesindedir, mutlaktır diyebilirsiniz. Öyleyse bizim göreceli varlıklar olarak mutlaka erişme imkanımız nedir?
Ben de bunun mümkün olmasını çok isterdim, fakat bir baksanıza herkes kendi algısını “gerçek” sanıyor, hepimiz kendi gerçeklerimizden gayet memnunuz. Aslında bu da sorun değil, sorun birinin kendi gerçeğini herkes için gerçek yapmaya çalışmasıyla başlıyor. Tarih boyunca yaşanan zulümler de çoğunlukla bu yüzden.
Bizlerin algısından bağımsız bir “gerçek” tabii ki var. Yoksa bütün algılarını engelleyip yürümeye kalktığında duvarlara çarpmazdın. Üstelik şahsi algı sübjektiftir, biraz biyoloji ve felsefe okumuşsan zaten insan beyninin hiçbir şeyi olduğu gibi algılamadığını ve bir “yorum” süzgecinden geçirdiğini bilirsin. Bu nedenle dünyada hiçbir birey “gerçeğe ulaştım” diyemez. Bu yüzden bireysel deneyimlerin aldatıcı olabileceğini fark edip bilimsel metottan uzak, “inanç” gibi öğelere hiç pabuç bırakmamaya çalışmak dışında “gerçek”liğe kendini kandırmadan ulaşmanın şu an için başka bir yolu yok.
Haklısın, herkes kendi algısını gerçek sanıyor fakat bu belirli konularda donanımsız olmanın verdiği cahil cesareti yüzünden var. Dediğim gibi “inançlar… bir şeyin var olup olmadığı gerçeğini değiştirmez.”
(devam)
İşte bu noktada biraz öngörülü olmak gerekiyor. “Kendi gerçeklerimizden gayet memnunuz” diyerek tartışmaya ve yanlışlanmaya kapalı bireylere ve haliyle toplumlara dönüşürsek insanlığın ilerleyebilmesi için gerekli ana damarı tıkamış oluruz ve her yer o demagoglarla dolar. Şu anda Türkiye’nin ve hatta dünyanın çoğu bu retorikte kayıp; ne kadar eğitimli ya da eğitimsiz olursa olsun, çoğunluk “gerçek”in kendi tekelinde olduğunu sanıyor ve algılarının şahısları ve toplumları yanlış yerlere götürebileceğini akıllarına bile getirmiyor. Yani evet; “birinin kendi gerçeğini herkes için gerçek yapmaya çalışması” asıl sorun fakat bu sorunun tek çözümü bireysel gerçekliklere inanmak değil, bireysel gerçekliklerin hatalı olabileceğinin farkına varıp bilimsel bir yaklaşım tutunmak.
Sözünü ettiğiniz demogoların verdikleri toplumsal hasarlardan uzunca söz edebiliriz, ama ben işin düşünsel boyutuyla ilgilenmeyi tercih ediyorum. İnanmak insan için yaşamsal bit ihtiyaç. İnanın siz de pek çok inanç sahibisiniz; adınızın Nuri olduğuna, Türkiyeli olduğunuza, erkek olduğunuza inanıyorsunuz. Bildiğimizi sandığımız şeylere dair çok kanıtımız olmadığını düşüncede biraz derinleşerek fark edebiliriz. Size bildiğiniz bir şeye dair kanıtlarınızı düşünmenizi, ve o kanıtları da nereden ve nasıl bildiğinizi düşünmenizi öneririm. Bakalım neler çıkacak!
Bu noktada tanımları biraz sündürmüş gibisin 🙂 Ben adımın Nuri olduğuna “inan”mıyorum, adımın Nuri olduğunu biliyorum çünkü buna dair kanıtlarım var. Nüfus cüzdanım, ehliyetim gibi belgeler adımın kanıtlarıdır. “İnanç duymak” ve “bilmek” bu yüzden farklı terimlerdir; inanç yalnızca bilginin olmadığı yerde olabilir. Dinlerin bize geçmişte sahte bir birlik hissi verdiği bir bilgidir ama dinlerin öldükten sonra bizi başka dünyalara götüreceği iddiası bir inançtır.
Ha, bildiğim şeylerin hatalı olduğu kanıtlanabilir ama “inanç”ların hatalı olduğu kanıtlanamaz. Tıpkı “Russell’s Teapot” gibi. Bu yüzden ikisini birbirine karıştırmak “düşüncede biraz derinleş”meyi rica eden birinden gelince hiç hoş olmamış.
Bilgi dediğimiz şeyin de belli inançlar üzerine temellendiğini iddia ediyorum. Mesela adının Nuri olduğu bilgisine kanıt olarak nüfus cüzdanını gören biri nüfus cüzdanındaki bilginin doğru olduğuna inanmıştır. Düşüncede derinleşmek derken bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri ne kadar bildiğimizi sorgulamayı kastediyorum. Ama tabii derinlik de göreceli, kimine derin gelen başkası için sığ olabiliyor. Burada önemli olan kişinin kendi sınırlarını zorlaması, yani “ciğerlerini geliştirmesi”. Bunun için de ezberleri bozmaya cesaret etmek gerekiyor. Bir ezberi bozarken başka ezberler edinmekten kaçınmak gerek. Bilim Kutsal Bir İnektir kitabını okumanızı tavsiye ederim.
Selamlar.
Ezberi, kavramları yanlış kullanarak bozamazsın. İki kavram arasındaki farkı muğlaklaştırarak iki kavramı bir tutmak (örneğin inatla yaptığın gibi “inanç duyma” ve “bilme”yi aynı şeylermiş gibi kastetmen) düşünsel sahtekarlıktır; ya kendine ya da başkalarına karşı.
Yani, dediğim gibi, nüfus cüzdanında yazan şey bir istatistik tutulması için yazılan şeylerdir ve bunlara “inan”mana gerek olmaz, bunları bilirsin. Adımın Nuri olduğuna inanmama gerek yok çünkü Nuri olduğunu biliyorum, anam babam adımı öyle koymuş ve bana öyle hitap etmişler.
İnanmakla bilmek armutla elma gibi; aynı şey değiller yani. Kavram kargaşası yaşamaya/yaratmaya hiç gerek yok. Tabii bu söylediğim bilinen şeylerin yanlış olamayacağını göstermez.
(devam)
Düşüncede derinlik ve düşünceleri sorgulama kısmına gelirsek söylediklerinden yola çıkarak kavanozda deneye tabi tutulan bir beyin olmadığımızın bir kanıtı da yok ama sonuçta hayatı tutarlı ve sağlıklı yaşayabilmek için bazı şeyleri tutarlı ve sağlıklı düşünmek gerekir. Bunun tersini iddia etmek Donald Trump’ın yaydığı veri kirliliği gibi şeylerle son buluyor.
Önerdiğin kitabı okumadım ama biliyorum, okuma listeme ekledim. Ben de sana Sye Ten Bruggencate’le Matt Dillahunty tartışmasını seyretmeni tavsiye ederim. Link: https://www.youtube.com/watch?v=OL8LREmbDi0
Ya mütişsin sırf bu yazının başlığı için seni ne kadar övsem azdır . İyi ki varsın ve iyi ki bu yazıların var . Her olaya farklı açıdan bakmaya zorluyorsun.