
YARATICILIĞIN DOĞUM YERİ
BELİRSİZLİĞE ÖVGÜ
“Mermerin içindeki meleği gördüm ve onu özgür bırakana kadar yonttum.”
Michelangelo
Ne güzel şeydir yaratımdaki o ilk belirsizlik. O tasarım nesnesine ilk bakış anı. Güneş doğmadan önceki o alaca karanlık. Kuşların henüz ötmeye başlamadığı, şehrin uğultusunun duyulmadığı, her şeyin henüz mümkün olduğu o sessiz bekleme hali. Baş döndürücü bir hazza derin bir sızı eşlik eder. Ne de olsa belirsizlik bilinmezliğin kardeşi, kesinlik arzusunun yoldaşıdır. Mimar, bu ağırlıksız ortamda bir süre süzülmek zorundadır. Yönsüz ve rotasız bu süzülüş, yaratımın öncül koşullarındandır. Tasarımın ruhu tam da bu aralıktan doğacaktır. Mimar önce bu sancılı duruma katlanır, sonra yön aramaya başlar. Bu aralık, sanatçıya özgürce soru sorabildiği bir alan açar. Sadece biçimsel değil; insani, toplumsal ve kültürel soruların da sorulabildiği bir alan. Cevapları sezgilerinizle alırsınız. Bu döneme hak ettiği zamanı ve önemi vermezseniz, sorular da sığ kalır; cevaplar da. Önceden belirlenmiş kalıplar içinde doğan ‘şey’ genişleyemez, kendi ruhunu, kendi nefesini kazanamaz. Sadece bir yankı olarak kalır. Bu yüzden günümüz kentlerinin çoğu, sorulmamış soruların gölgesinde şekilleniyor, yaşanmamış sancıların izlerini taşıyor olabilir.
Belirsizlik bilinmezlik kadar rahatsız edici olabilir mi? Benim cevabım tereddütsüz bir evet. İnsanlık tarihine yazılmış tüm ilerlemeler bu rahatsızlık sayesinde mümkün olur ve süreklilik kazanır. Bilinmezlik, inanç dünyamızı; belirsizlik ise bilimin ve sanatın özünü şekillendirir. Biri kabul üretir; diğeri keşif ve yaratım.
Puslu belirsizlik yolculuğu, sağlam bir çizgi ve rehber bir içsel pusula ile aşılır. Mimar bu donanıma sahip olmalı, gerekirse demir atacağı limanı da tasarlayabileceğini bilmelidir. Aksi halde boşluk tasarımı yutar, mimar sürüklenir, çapasını tutturacak bir karaya ulaşamaz. Ortaya çıkan şey, yönünü bulamamış rastlantılar yığını, ruhu üflenmeden doğmuş bir eklektisizmdir.
Bugün kentlerimizde gördüğümüz de bunun bir yansıması değil midir? Yan yana dizilmiş farklı tarzlar, birbirine uyum sağlamayan biçimler ve malzemeler. Neoklasik cephenin karşısında mozaik kaplı bir bina, onun bitişiğinde ‘trendlere uygun’ modern bir yapı… Yanlış anlaşılmasın, çeşitlilik güzeldir. Burada sorguladığımız şey çeşitlilik değil, çeşitliliğin organize edilememiş olması, sürekliliğin sağlanamamasıdır. Bu durumun kentin mimari ve sosyal kimliğini nasıl şekillendirdiğine bakmamız gerekir. Dil bütünlüğü olmayan sokak ve caddeler içinde yaşayan insan, şehrin hangi bölümüne tutunacak, hangi bölümüne yabancılaşacaktır acaba?
Bu karmaşanın tek nedeni estetik bir savrulma değildir. Toplumun mozaik yapısı da önemli bir faktördür. Mübadeleler, göçler, savaşlar yaşamış olan bu toplum, sosyal ve ekonomik buhranlar içerisinde kentlere bütüncül bir bakış fırsatı bulamamıştır. Günümüzdeyse hız ve kapital kaygı yükü büyük bir baskı yaratmaktadır. Projeler bir yaratım süreci sonucu değil, bir üretim bandının ürünü gibi talep edilir. Her şey seri, her şey tanımlı, her şey önceden hesaplı olmalıdır. Belirsizlikte sörf yapmak lüks sayılır. Oysa mimarlık tam da o dalganın üzerinde nefes alır.
Belirsizliğe tanınmayan her saniye, tasarımdan bir ihtimali koparır. Belirsizlik bir boşluk değildir. İçinde binlerce olasılık dolaşır. Mimar o alanda yürürken yavaşlar, dinler, sezgilerini keskinleştirir. Sisli bir vadide yürür gibi. Elle tutulur, gözle görünür olmayanı hissetmeye çalışır. Bu sırada zihninin arka planında çalışıp duran bir program vardır. Bu program, yaşamın içinden hayaller, rüyalar, esinler üretir. İşte uçuşup duran tüm bu düşünceler zamanı geldiğinde yoğuşmaya zorlanır. Yolculuk artık bir Araf’tan geçecektir.
ARAF
“Mükemmellik, artık eklenecek bir şey kalmadığında değil,
çıkarılacak bir şey kalmadığında elde edilir.”
Antoine de Saint-Exupéry
Sisin dağılmaya, tasarımın boyut kazanmaya başladığı bir an vardır. Yolculuğun bu aşamasında, yürünecek rotayı belirler mimar. Bu rota onu amacına ulaştırırken, yolda olgunlaşmış fikirleri toplamasına da olanak tanır. Bunlar, tasarımı oluşturacak parçalardır. Mimarın elinde, bir avuç civa gibidirler. Her an kayıp düşecek, her an oynak, kararsız.
Tam da bu aşamada bilgi ve tecrübe devreye girer. Bir simyacı gibi parçaları tartar, bütünün içindeki gizli potansiyeli arar. Böler, parçalar, yeniden bütünleştirir. Bazı parçalar kurşun gibi ağırdır. Altına dönüşmeden önce hafifletilmelidir. Bazı parçalar fazla parlaktır, donuklaştırılır. Ana temayla yarışması önlenir. Her dönüşüm, arafın ince çizgisinde atılmış bir adımdır. Her adımsa fikirlerin mayalandığı, hacim kazandığı bir vuslata yöneliş.
Ve köprü görünür. Yolcu bilir: sırat köprüsünden fazlalık yüklerle geçilmez. Amaca hizmet etmeyen her ağırlık geride bırakılır. Bu, uçuşan fikirlerin sadeleştiği andır. Toplama, seçme, dönüştürme, bırakma döngüsüdür Araf. Bu aşamaları yaşamadan, köprü izin vermez geçmenize.
VEDA
“Tuğla ne olmak ister?”
Louis Kahn
Bütün parçalar masanın üzerine serildiğinde, kesinlik arayışı başlamıştır artık. Mimarlıkta son ürün, kağıt üzerindeki çizgiler değil; bina, kent ve toplumun yaşam biçimidir. Mimar bu katı gerçekliğe başını vurduğunda anlamalıdır: artık belirsizlikler tek tek belirlenmeli.
Bütün parçaların uyumlu şekilde bir araya gelmesiyle, tasarımın ezgisi duyulmaya başlar mimarın kulağında. Ritim, hareket, oranlar. Öylesine hassas bir dengeye gelir ki, bir çizgiyi bile yerinden oynatamaz olursunuz. İşte ustalık burada başlar. Yolculuğun başından beri yaratıma alan açan, onunla el ele yürüyen belirsizlik olgusu, kesinlik limanında artık gemiden inmelidir.
Ve nihayet, bütün parçalar yerli yerine oturur. Gemiyi güvenle limana yanaştırmış gibi, siste yürüyüş sona erer; çizgiler ve boşluklar yerini bulmuştur. Ama ilk belirsizlik, her ışık oyununda, her oran ve ritimde yankılanır. Mimar sadece çizgileri değil, düşünceleri, duyguları, kenti ve insanı harmanlamıştır belirsizlikten. Ortaya çıkan, salt bir yapı değil; bir deneyim, bir ritim, bir yaşam biçimidir. Belirsizlik gemiden inmiştir; ama getirdiği cesaret, dikkat ve sezgi eserle birlikte yaşamaya devam eder. Çünkü yaşam hiçbir zaman tamamen kesinliğe teslim olmaz. Nihai çizgi çizildiğinde, yapı inşa edildiğinde ve ilk kullanıcı kapıdan içeri adımını attığında, aslında yeni bir belirsizlik yolculuğu başlar: yapının zamanla nasıl yaşayacağı, nasıl yıpranacağı, kente ne katacağı… Mimar için bu, bir vedanın ardından yeni bir ‘alaca karanlığa’ duyulan özlem ve saygılı bir bekleyiştir.