Hız Çağında İlişki

Seçeneklerin sonsuz olduğu bir çağda, belki de en değerli eylem, hızla tüketmek yerine kalıp derinleşmeyi seçmektir.

Bir tıkla başlayan ilişkiler, aynı hızla sona erebiliyor. Uygulamalar üzerinden tanışmak, hızla bağ kurmak ve ardından bir sonraki seçeneğe geçmek artık modern zamanın normali. Byung-Chul Han’ın “hızın yüzeyselliği” kavramı tam da bunu anlatır: Hız, her şeyi yüzeyde tutar; duygulara kök salacak zamanı bırakmaz. Tıpkı fast food gibi: çabuk doyurur gibi görünür ama geride besin eksikliği ve kimi zaman bir “mide fesadı” bırakır.

Modern kültür bize hızla sonuç almayı öğretti. Bu alışkanlık ilişkilerimize de yansıdı: “Bir sorun mu çıktı? Yenisi bulunur.” refleksi giderek yaygınlaştı. Zygmunt Bauman’ın “akışkan aşk” kavramı da tam olarak bunu ortaya koyar: İlişkiler, derin bağlardan çok kısa süreli “deneyimlere” dönüşür. Artık duygular bile tıpkı bir ürün gibi paketleniyor; romantik jestler sosyal medyada sergileniyor, ilişkiler “beğeni toplayan” anlarla ölçülür hale geliyor. Oysa sevgi, tüketilecek bir deneyim değil; yavaş pişen bir yemek gibidir. Zamanla lezzet kazanır, emekle beslenir. Aksi halde fast food’un bedene yaptığını, bu tür ilişkiler de ruhumuza yapar: geçici bir doyum bırakır ama besleyemez.

Bu hızın yarattığı bir başka yanılsama da seçenek bolluğudur. Sonsuz alternatifler özgürlük vaat ederken, aslında tatminsizlik üretir. Barry Schwartz’ın “seçenekler paradoksu” dediği gibi, fazla seçenek yalnızca kararsızlığı büyütür. Tanışma uygulamalarında kaydırılan yüzlerce profil ya da sosyal medyada izlenen “mükemmel” çiftler, aklımızda hep aynı soruyu uyandırır: “Daha iyisi var mı?” İşte bu yüzden, bir ilişkide kalmak artık sadece duygusal değil, aynı zamanda bilinçli bir seçimdir. Çünkü her seçim, aynı zamanda bir vazgeçiştir. Ve ilişkiler en çok da bu vazgeçişlerin arkasında durabilme cesaretinde olgunlaşır.

Sevgi kusursuzlukta değil; çatlaklarda büyür. Japonların kintsugi sanatı, kırılan bir çömleği altınla onararak onu daha da değerli kılar. İlişkiler de böyle değil midir? Partnerimizi ve kendimizi kusurlarımızla kabul ettiğimizde bağ daha sağlam hale gelir. Donald Winnicott’ın “yeterince iyi ilişki” kavramı da tam olarak bunu hatırlatır: Mükemmeli aramak yerine güvenli hissettiğimiz ve kendimiz olabildiğimiz bir alan yaratmak… 

İlişkilerin başında konuşmak, paylaşmak, sürekli bir şeyler yapmak doğaldır; insanlar birbirlerini tanımak ve kendilerini anlatmak isterler. Ancak zamanla bu ihtiyaç azalır ve yerini paylaşılan bir ritme bırakır. Sevgi, büyük sözlerde değil; bir kahve fincanının nasıl uzatıldığında, bir tartışmadan sonra sessizliği kimin bozduğunda, küçük jestlerde ve günlük hayatın görünmez koreografisinde kök salar. Norbert Elias’ın “birlikte akış” kavramı tam da bu noktada anlam kazanır. Zamanla iki insanın ritimleri birbirine uyar: Kimin hangi koltuğa oturacağını, televizyon kumandasını kimin alacağını ya da bir bakışın ne anlama geldiğini kelimelere ihtiyaç duymadan bilirsiniz. Bu yalnızca alışkanlık değil; birlikte akan bir yaşamın hafızasıdır. Öğretilmez, planlanmaz; kendiliğinden gelişir ve işte onu özel kılan da budur.

Ama hız çağında bu hafıza da tehdit altında. Byung-Chul Han’ın “şeffaflık toplumu” kavramının işaret ettiği gibi, her şeyin sergilenebilir olduğu bir kültürde, ilişkiler bile performansa dönüşüyor. Mutluluğumuz aldığımız “like’lar” ile onaylanıyor, sosyal medyada paylaşılmayan anlar boşa gitmiş sayılıyor. Oysa gerçek sevgi, story’lerde değil; yalnızca iki insanın bildiği, dışarıdan görünmeyen küçük alanlarda büyür.

Belki de hız çağında sevginin en cesur hali, kalıp derinleşmeyi seçmektir. Seçeneklerin sonsuzluğuna rağmen bir kişiyi seçmek, kusurlarıyla kabul etmek, emek vermek ve küçük anların değerini bilmek… Çünkü sevgi, hızın sunduğu geçici heyecanlardan değil; zamanla büyüyen güvenin, paylaşılan ritmin ve birlikte inşa edilen bir hayatın birikiminden doğar.

Ve belki de bu çağda en “anormal” olan şey, sürekli yenisini arayan bir dünyada bir hikâyeyi sonuna kadar birlikte yazmak, gitmek değil kalmaktır…

 

Kaynakça/ Okuma Önerisi

  • Bauman, Z. (2003). Liquid Love: On the Frailty of Human Bonds. Polity Press.
  • Han, B.-C. (2017). The Transparency Society. Stanford University Press.
  • Schwartz, B. (2004). The Paradox of Choice: Why More Is Less. Harper Perennial.
  • Winnicott, D. W. (1960). The theory of the parent-infant relationship. International Journal of Psychoanalysis, 41, 585–595.
  • Elias, N. (2000). The Civilizing Process: Sociogenetic and Psychogenetic Investigations. Blackwell Publishing.
  • Perel, E. (2017). The State of Affairs: Rethinking Infidelity. Harper.

 

Yorum Yap