Hayatın anlamı gibi ucu bucağı olmayan soruların yanıtlarının peşinde koşup durmuş korteksini çatlatırcasına çalıştırmaya gayret eden sapiens türünün ‘bazı’ fertleri. Bu gayretlerine bazan felsefe eşlik etmiş, bazan sanat, bazan din, bazan bilim ve bazan de aşk. İllaki hepsinin bir ortak kümesi vardır ama dünyanın gelinen noktadaki psikolojik/zihinsel krizini besleyen ‘hiçlik/hiddet’ düalizmi, sorunun yanıtını bulmayı bir kenara bırakın, bir türlü bulunamayan yanıt nedeniyle sorunun kendisine karşı örtük veya açık bir öfkeye hatta ve hatta yıkıcılığa dönmüşmüş durumda. Eğer yanıtı bulamıyorsam demek ki ‘hayatın anlamı nedir’ sorusu anlamsız bir sorudur ve elimdeki enstrümanları kullanarak bu soruya karşı yakıcı ve yıkıcı bir çaba içine girmeliyim. Ya hep ya hiç… Siyah ya da beyaz… Diğer bir deyişle bireysel düzlemden ari bir ‘borderline’ ruh hali.
Düşünme organımızın bazı alanlarını daha yoğun kullanırken, evrimsel adaptasyon mekanizmamızın 300 bin senelik ürünü olan başka alanlarını daha az kullanmaya başlayarak farklı bir ‘sapiens’ olma yolunda ilerliyoruz sanırım. Bunu hayatın anlamı gibi müphem bir soru üzerinden değerlendirmeyelim yalnızca, evlilikler, iş yaşantısındaki sorunlar, çocuk yetiştirme, ekonomik sıkıntılar dahil her alanda bir ‘siyah/beyaz’ evrenine, belki de kuyusuna hapsediyoruz kendimizi. Felsefedeki sığlık, dinlerin geçirdiği yapısökümsel örselenmeden başarıyla çıkamamaları, sanatın ‘modernleşmesiyle’ birlikte ortaya konan ‘duvara bantlanmış muz’ veya ‘ters çevrilmiş pisuar’ noktasına gerilemiş olması elbette ve elbette aşka dair de bir ‘modernleşmeyi’, ‘fast-love’ı, ‘take-away’i, ‘tinderlaşmayı’ beraberinde getirdi.
Bu duygularla boğuşurken izledim filmi ve beynimden vurulmuşa döndüm. Bu yazıda toparlamamın mümkün olmayacağı düşüncelerimi, serbest çağırışımlar ve sorularla ortaya koyup, belki de hep birlikte daha derin düşünmeyi provoke etmeye çalışacağım. Ayrıca yazıma, yozlaşmışlık içinde varlığıyla ve hayata başka bir yerden bakmamı sağlayarak yukarıdaki maddelerin tamamı konusunda optimizmimi korumamı sağlayan Hazal’a da teşekkür ederek başlamak istiyorum. Filmi izledikten sonra yaptığı tespitler ve özgün yaklaşımlarıyla sinaptik bağlantılarım arasında bir havai fişek gösterisini tetikledi.
Coralie Fargeat’nın 2024 yapımı filmi “The Substance”, türün sınırlarını aşarak insanlık durumu üzerine derin bir meditatif düşünme sunmasıyla çağdaş sinemada bir dönüm noktası olacaktır.
1. Yaşlanmak Kolay Değil
The Substance, Hollywood’un Şöhretler Kaldırımı’nda Elizabeth Sparkle (Demi Moore) için yeni bir yıldız inşa edilmesiyle açılıyor ve aynı yıldızın çatlaması, solması ve eskimesiyle birlikte sona eriyor ki bence filmin en iyi özeti bu. Elisabeth’in hayatı, 50. doğum gününde Dennis Quaid’in canlandırdığı yalaka, yapışkan, her yol mübah tipli yapımcısı Harvey tarafından iptal edilmesi ve aynı gün geçirdiği bir kaza sonucu hastaneye kaldırıldığında genç bir doktor ona bir not ve içinde üzerinde “The Substance-Cevher” yazan bir flash bellek vermesiyle değişir.
Artık ilgi odağı olamamak ve bunu kaybettiği gençlik ve güzelliğine, sarkan memeleri, selülitli poposu ve kırışan yüzüne bağlayan, bu nedenle de geleceği için umutsuzluğa kapılan Elisabeth, “Cevher” adı verilen bu özel tedaviye kaydolur. Cevher temelde vücudunu iki bedene ayıran enjekte edilebilir bir sıvı: orijinal beden ve orijinal bedenden doğan yeni, daha genç bir beden. Ancak yine de bu iki beden aslında tek bir kişidir. İşin püf noktası, her bedenin bir seferde sadece 7 gün aktif olabilmesi ve orijinal bedenin, genç bedenin yaşam iksirini aldığı “matris” veya birincil birim olmasıdır.
Hikaye buradan Elisabeth ve kendine Sue (Margaret Qualley) diyen yirmili yaşlardaki seksi ve ateşli bedenle başlıyor. Sue’nun “doğduğu” noktada açıkça ortak bir bilgiye sahipler, ancak bu ortak bilgi, ayrıldıkları ve deneyimlerinin farklılaştığı noktada sona eriyor ve esasen hedefleri ve ihtiyaçları büyük ölçüde farklı olan iki ayrı insan yaratıyor. Sue’nun yıldızı yükseldikçe, Elisabeth’in hayatından daha fazla pay almak istiyor ve bu da bir hayatta kalma savaşı yaratıyor çünkü Sue’nun yaşam açlığı Elisabeth’in canlılığını yenilenebileceğinden daha hızlı tüketmektedir.
Bu bariz anlatı, seyircinin cinsiyetçiliğin (sexism), yaşçılığın (ageism) ve gençlerin güçlendikçe yaşlıları tüketerek, yaşlıları ne pahasına olursa olsun gençliklerini ve önemlerini yeniden kazanmak için mücadele etmek zorunda bırakan “eskiyi muhafaza (old-guard) sendromunun” etkileriyle yüzleşmesini sağlıyor. Yaş, cinsiyet (veya cinsiyetçilik) ve güçlerinin bu çatışması, toplumumuzun bugün karşı karşıya olduğu en büyüleyici, yıkıcı ve absürt sorulardan bazılarını yaratıyor. The Substance, gücün bu kısır dansını eleştirirken toplum içinde yaptığımız kibar/nazik konuşmaların maskesini düşürmekten çekinmiyor.
Başlangıçta faydalı olan bu düzenleme kısa sürede kıskançlık, kızgınlık ve kendini yok etme kabusuna dönüşür. Sue şöhret basamaklarını tırmanırken, Elisabeth’in ruhsal durumu kötüleşir, sağlıksız alışkanlıklar edinmeye başlar ve fiziksel sağlığı da kötüleşir. Sue, genç formunu korumak için gerekli olan dengeleyici serumu aşırı kullanmaya başladığında durum tırmanır ve her iki kadın için de ciddi sonuçlara yol açar. Film, kendini kabul etmek yerine dış güzelliğe öncelik vermenin tehlikeleri hakkında keskin bir uyarı niteliği taşıyan trajik bir sonla noktalanıyor.
2. İncelik Kaybedildi mi?
The Substance baştan sona inceliksiz ve ağır bir dille yazılmış ama filmin amacı da bu zaten. İncelikli bir film seyircide ne bu kadar güçlü bir tepki yaratırdı ne de kendisiyle bu kadar tuhaf bir şekilde dinamik ve felsefi bir sohbeti meydana getirirdi. Belki de seyircinin kendi iç konuşmaları asıl incelikli mesajı oluşturacaktı, yönetmen bunu amaçlamıştı. Şöyle bir mesaj mesela; ‘Başkalarının sizin kişisel değerinizi tanımlamasına izin verirseniz ve onların tanımını kabul ederseniz, onların sizin hakkınızdaki düşünceleri değiştiğinde, tüm dünyanız, kimliğiniz ve öz değeriniz parçalanır. İçinizde saklanan daha iyi bir versiyonunuz yok, sadece siz varsınız.’ Yeterince kibar oldu mu bilmiyorum ama bu filmin amaçlarından biri de buydu bence.
3. Güzellik ve Grotesk
Görsel olarak film çarpıcı. Cevher; cesur ana renkleri, ışıkla parlayan canlı sıvısı ve organik bir görünüme sahip dokuları kucaklayan oldukça modern bir sanat hissine sahip. Hikayede, karakterlerde ve olay örgüsünde çarpıtılmış bir absürtlük var. Bu çarpıklık, Elisabeth ve Sue’nun yaşlı ve genç bedenleri arasındaki geçişin gerçeküstü deneyimini yansıtmak için su altı benzeri görseller ve sesler kullanan, karakterlerin duygusal ve psikolojik kargaşasına paralel sanatsal kamera çalışmasına da yansıyor. Sinematografinin gerçeküstü doğası, film finale doğru ilerledikçe daha da absürt bir hal alıyor. Bu noktada, görsel ve psikolojik hikâye, Elisabeth ve Sue’nun çözülmekte olan akıl sağlığını yansıtan, grotesk sıçramalı punk dehşeti olarak adlandırabileceğim şeyi neşeyle kucaklayan The Substance filmi, korku filmi olan Carrie’deki ikonik kan banyosu sahnesine rakip olmakla kalmayıp onu geride bırakan absürdizme sert bir geçiş yapıyor.
4. Oyuncular ve Roller
Demi Moore oyunculuk kariyerinde bazı müthiş rollere imza attı, ancak yaşı, kariyer durumu ve geleceğiyle bu kadar mükemmel bir şekilde eşleşen bir karakteri canlandırdığını hiç sanmıyorum. Elizabeth Sparkle rolündeki performansı acımasızca dürüst ve aşkın; hâlâ güzel olan ama gençlik takıntılı bir dünyada kendi değerini göremeyen yaşlanan bir yıldız adayının acısını yakalıyor. Kadınsal bir iç çekişten öte tüm hayatının bu yaşlanma ile değişmesinin an meselesi olması stresini de izleyiciye başarıyla aktarabilmiş durumda. Sarkmış bedenini sergilemekteki cesareti ise ayrıca takdire şayan.
Sue’yu canlandıran Margaret Qualley, gençliğin masumiyetini vahşi bir hırsla harmanlıyor. Genç, güzel ve arzulanan olmanın getirdiği güç ve özgürlüğü kucaklayarak role ham bir enerji katıyor. Gözlerindeki parlak enerji ve yüz hatlarının sempatikliği yalan söylediği sahneleri yumuşatarak, Sue’nun bilgi eksikliğini gizleyen bir kamuflaj olarak karşımıza çıkıyor. Demi Moore ve Margaret Qualley birlikte kadınlığın ikiliğini temsil ediyor; her biri kontrol için yarışırken aynı zamanda çaresiz ve yıkıcı bir bağımlılık döngüsüne hapsoluyor.
5. Büyüleyici Kusurlar!
Filmin temaları ilgi çekici olsa da filmle ilgili en ilginç şey anlatının mantığındaki kusurlar olabilir. Çünkü bunlar filmin araştırdığı soruları ve cevapları ortaya çıkarıyor. Bu film hakkında düşündükçe, Coralie Fargeat’nın yazar ve yönetmen olarak becerisine daha fazla hayranlık duyuyorum.
Ele alınmayan ve filmde yanıtını bulamadığımız sorulardan bazıları şunlar: Cevherin dağıtımının arkasında kim var? Neden bunun için bir ücret alınmıyor? Yaşlı ve genç benliklerin nasıl bir arada yaşaması gerektiği konusunda neden daha iyi bir rehberlik yok? Neden 7 günlük dengeyi kötüye kullanmanın etkileri ve tehlikeleri anlatılmıyor? Ya da neden 7 gün?
Hikayenin önemli bir derse doğru ilerlediğine dair süregelen bir his var ama filmde bu hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmiyor. Bunun yerine, film uzadıkça cevaplar zihninize sızıyor ve sizi az önce deneyimlediğiniz iki saat yirmi dakikalık çılgınlık hakkında düşünmeye zorluyor.
Benim için bu soruların cevapları… toplum. Cevher, toplum tarafından yaratılan metaforik bir iksirdir ve onu almanın bedeli ruhunuzdur. Eğer kim olduğunuzla nasıl barışacağınızı bulamazsanız… işte o zaman gerçek korku hikayesi başlar...
6. İnsanın İkiliği
Filmin ana fikri – aynı kişinin dönüşümlü olarak var olan iki versiyonu – insan doğasındaki ikilik için güçlü bir metafor. Elisabeth ve Sue aynı bireyin farklı yönlerini temsil ederek, gençlik ve başarı arzumuz ile özgünlük ve kendini kabullenme ihtiyacımız arasındaki iç mücadeleyi vurguluyor.
7. Semboller
Horus’un Gözü’nü anımsatan imgeler film boyunca karşımıza çıkarak toplumun ve medyanın her yerde hazır ve nazır bakışını simgeliyor. Mısır mitolojisinde koruma, kraliyet gücü ve sağlıkla ilişkilendirilen bu kadim sembol, “Cevher”de daha uğursuz bir anlam kazanıyor ve mükemmel bir görünümü korumaya yönelik amansız baskıyı temsil ediyor.
Yinelenen kırık cam motifi, kimliğin parçalanması ve Elisabeth’in öz imgesinin yıkılması için bir metafor işlevi görüyor. Aynı zamanda Sue’nun temsil ettiği gençlik ve güzellik cephesinin kırılganlığını da yansıtıyor. Bu görsel metafor, Elisabeth’in yansımasıyla yüzleştiği, sadece yaşlanan yüzünü değil, varlığının parçalanmış doğasını da gördüğü sahnelerde özellikle dokunaklıdır.
Theseus’un Gemisi’nin felsefi konsepti, Elisabeth ve Sue’nun dönüşümleri aracılığıyla incelikle inceleniyor. Bedenlerinin ve kimliklerinin parçaları değiştikçe ya da değiştirildikçe, film kişisel kimliğin doğası ve bizi biz yapan şeyler hakkında sorular soruyor. Bu eski düşünce deneyi, modern vücut modifikasyonu ve ebedi gençlik arayışı bağlamında yeni bir hayat kazanıyor.
Elisabeth ve Sue’nun varoluşunun döngüsel doğası, kendi kuyruğunu yiyen bir yılan olan Ouroboros’un antik sembolünü hatırlatıyor. Sonsuz yıkım ve yeniden doğuş döngüsünü temsil eden bu sembol, filmin yenilenme temaları ile şöhret ve güzellik standartlarının döngüsel doğasını yansıtıyor. Ouroboros, Elisabeth’in gençlik arayışının kendi kendini yok eden doğası ve kaderinin Sue’nunkiyle bağlantılı oluşu için güçlü bir görsel metafor işlevi görüyor.
Eksik ya da hasarlı diş imgesi kırılganlığı ve güç kaybını sembolize eder. Elisabeth’in fiziksel formu bozuldukça, eksik dişleri onun azalan güzelliğinin ve etkisinin içgüdüsel bir temsili haline gelir. Bu sembolizm, yaşlanma ve çürümeye dair ilkel korkulara dokunarak Elisabeth’in mücadelesini daha da ilişkilendirilebilir ve akıldan çıkmaz hale getiriyor.
Anlatı, kontrolsüz açgözlülüğün sonuçları ve dengeyi korumanın önemi hakkında uyarıcı bir hikaye işlevi görüyor. Sue’nun dengeleyici serumu aşırı kullanması ve hedonist yaşam tarzı hem kendisi hem de Elisabeth için korkunç sonuçlara yol açarak filmin aşırılığın tehlikeleri ve kişinin arzularının peşinde koşarken bile ölçülü olması gerektiği mesajını vurgular.
8. Felsefi Temeller
“The Substance” Platon’un Formlar Teorisi’nin merceğinden görülebilir. Elisabeth’in daha genç hali olan Sue’nun peşinden gitmesi, ideal güzellik formunun arayışını yansıtır. Ancak Platon’un Mağara alegorisindeki gölgeler gibi Sue da gerçek güzelliğin sadece bir simülakrını temsil ederek Elisabeth’i gerçeklikten ve kendini anlamaktan uzaklaştırır.
Filmin tek bir bilinci paylaşan iki bedene dair ana fikri, René Descartes’ın zihin-beden düalizmini çağrıştırıyor. Elisabeth ve Sue’nun varlığı, bilincin doğası ve fiziksel formla ilişkisi hakkında soruları gündeme getiriyor. Onlar gerçekten aynı kişi midir? Zihin bedeni aşar mı, yoksa kimliğimiz ayrılmaz bir şekilde fiziksel formumuza mı bağlıdır?
Sue’nun yaratılışı ve şöhrete ulaşması, Nietzsche’nin Übermensch ya da “Üst insan” kavramını somutlaştırma girişimi olarak görülebilir. Bununla birlikte, Elisabeth ve Sue’nunvaroluşunun döngüsel doğası, Nietzsche’nin ebedi tekerrür fikrini de yansıtmakta ve mükemmellik arayışının sonsuz, potansiyel olarak nafile bir döngü olduğunu öne sürmektedir.
Elisabeth ve Sue’nun varoluşlarının tekrar eden döngüsü, Albert Camus’nün Sisifos efsanesi yorumunu çağrıştırıyor. Nihayetinde yıkıcı doğasına rağmen bitmek bilmeyen gençlik ve geçerlilik arayışları, varoluşun anlamsızlığına karşı verilen absürdist mücadeleyi yansıtıyor. Bu felsefi katman, filmin modern toplumdaki insanlık durumuna ilişkin yorumuna derinlik katıyor.
Carl Jung’un gölge benlik kavramı filmde güçlü bir şekilde temsil ediliyor. Sue, Elisabeth’in gölgesi olarak yorumlanabilir – ruhunun bastırılmış, karanlık yönleri açığa çıkmıştır. Onların mücadelesi, kamusal kişiliğimiz ile gizli arzularımız arasındaki iç çatışmayı sembolize ederek anlatıya psikolojik karmaşıklık katar.
Sue’nun kendi değerleri ve arzusuyla , sosyal uyuma yönelik kurallar arasında paralelliği sağlama çabasının olmaması otantisite kavramını akla getirir.
9. Klasik ve Edebi İmalar
Elisabeth ve Sue arasındaki ilişki Yunan efsanesi Narcissus ve Echo’yu yansıtmaktadır. Elisabeth, Narcissus gibi, kendi imgesine (Sue) takıntılı hale gelir ve bu da onun çöküşüne yol açar. Sue ise Echo’nun çarpıtılmış bir versiyonu gibi davranır, Elisabeth’in hayatını tekrarlar ama onun özünü tam olarak somutlaştıramaz.
Oscar Wilde’ın “Dorian Gray’in Portresi” adlı eseri “Cevher”de modern bir paralellik bulur. Sue, Elisabeth’in portresi olarak gençliğini ve güzelliğini korurken, Elisabeth’in kendisi bozulmaktadır. Wilde’ın kavramının bu şekilde tersine çevrilmesi, filmin ebedi gençliğin bedeli üzerine yaptığı yorumun altını çiziyor.
Sue’nun “Cevher” aracılığıyla yaratılışı, Elisabeth’in modern Prometheus rolünü oynadığı Mary Shelley’nin Frankenstein’ını yansıtıyor. Film, yaşam yaratmanın etik sonuçlarını ve kişinin yarattıkları için taşıdığı sorumluluğu araştırıyor.
10. Sinematik ve Sanatsal Etkiler
Filmin bedensel dönüşüme dair içgüdüsel tasvirleri David Cronenberg’in özellikle “The Fly” ve “Videodrome” adlı eserlerini çağrıştırıyor. Bu unsurlar sadece şok etmeye değil, aynı zamanda karakterlerin iç mücadelelerini dışsallaştırmaya ve seçimlerinin psikolojik bedelini fiziksel hale getirmeye hizmet eder.
Fargeat, Salvador Dalí ve Luis Bunuel’i anımsatan sürrealist unsurları, özellikle Elisabeth’in kötüleşen zihinsel durumunu tasvir eden sahnelerde bir araya getirir. Gerçeklik ve fantezinin bulanıklaşması, David Lynch’in çalışmalarını hatırlatıyor ve filmin kimlik parçalanması temalarını güçlendiren rüya gibi bir atmosfer yaratıyor.
11. Sosyolojik ve Kültürel Yorum
“The Substance” geç kapitalist toplumun gençlik ve üretkenlik takıntısına sert bir eleştiri getiriyor. Elisabeth’in kendi sektöründe güncel kalabilmek için gösterdiği çaresizlik, hızla değişen dünyada yaşlanma ve eskimeyle ilgili daha geniş toplumsal kaygıları yansıtıyor.
Film, Elisabeth’in dönüşümünü bir kadın yönetmenin merceğinden sunarak geleneksel erkek bakışı kavramlarını altüst ediyor. Bu yaklaşım, izleyicileri, özellikle yaşlandıkça kadın bedenlerinin medyada nasıl tasvir edildiğini ve metalaştırıldığını yeniden düşünmeye zorluyor.
Sue’nun yaratılışını inceleyen film, teknolojinin bedenlerimizi ve zihinlerimizi temelden değiştirebildiği bir çağda insan olmanın ne anlama geldiğini sorgulayarak posthümanist felsefeyle ilişki kuruyor. Bilincin doğası, kişisel kimlik ve insan gelişiminin etik sınırları hakkında önemli soruları gündeme getiriyor.
“The Substance”, Kuran, Torah ve İncil gibi dini metinlerde yer alan kibir ve ebedi gençlik arayışıyla ilgili asırlık uyarılardan yararlanıyor. Bu eski uyarıcı hikayeler, filmin modern ortamında yeni bir anlam kazanıyor ve bu insani mücadelelerin ne kadar zamansız olduğunu vurguluyor.
Sonuç Yerine
“Cevher”, felsefi sorgulama, klasik imalar ve çağdaş sosyal yorumlardan oluşan zengin bir goblen olarak ortaya çıkıyor. Kibrin tehlikelerine dair uyarıcı bir hikâyeden çok daha fazlası olan bu eser, 21. yüzyılda insanlık durumuna dair derin bir keşif niteliği taşıyor. Fargeat, beden korkusu, varoluşçu felsefe ve kültürel eleştiri unsurlarını bir araya getirerek, izleyicileri kimlik, ahlak ve mükemmellik arayışı hakkındaki kendi inançlarıyla yüzleşmeye zorlayan bir eser yaratmıştır.
Filmin kalıcı etkisi, insan olmanın ne anlama geldiğine dair zamansız soruları keşfetmek için korku ve bilim kurgunun tanıdık mecazlarını kullanma becerisinde yatıyor. Teknolojinin hızla ilerlediği ve sosyal normların değiştiği bir çağda, “The Substance”, kişisel gelişim ve toplumsal kabul arayışımızın doğasında var olan karmaşıklık ve çelişkilerin dokunaklı bir hatırlatıcısı olarak duruyor.
Nihayetinde film bizi yüzeyin ötesine bakmaya davet ediyor – özün ötesine – otantik benliklerimizde, kusurlarımızda ve her şeyde anlam ve değer bulmak için. Bizi arzularımızın gerçek maliyetini ve onlara ulaşmanın potansiyel sonuçlarını düşünmeye zorluyor ve idealize edilmiş bir benlik arayışının bizi gerçek tatmin ve kendini kabullenmeye yaklaştırmak yerine daha da uzaklaştırabileceğinin rahatsız edici ama derin farkındalığıyla baş başa bırakıyor.
Kontrolsüz kibrin ve umutsuz gençlik arayışının sonuçlarını içgüdüsel bir şekilde tasvir eden “The Substance”, modern bir ahlak masalı olarak hizmet ediyor. Bize gerçek güzelliğin ve değerin dış standartlara uymaktan ya da imkânsız bir ideale ulaşmaktan değil, kusurları ve her şeyiyle özgün benliğimizi kucaklamaktan geçtiğini hatırlatıyor. Mükemmelliğe ve ebedi gençliğe giderek daha fazla takıntılı hale gelen bir dünyada gezinirken, filmin mesajı her zamankinden daha güçlü bir şekilde yankılanıyor ve bizi dengeyi bulmaya, yaşlanmanın doğal sürecini kabul etmeye ve içsel büyümeye dış görünüşten daha fazla öncelik vermeye çağırıyor.