Şiddetsiz İletişim Gerçekten Şiddetsiz mi?

Şiddetsiz İletişim Psikolog Marshall Rosenberg’in geliştirdiği bir kuram. Malumunuz, “kuram” dediğimiz açıklamalar, “uygulamalardan bağımsız olarak ele alınan soyut bilgi” anlamına gelir. Yani kuramların, özellikle de psikoloji söz konusu olduğunda, pratikte işe yarayıp yaramadığı genellikle tartışmalıdır. Ben Şiddetsiz İletişim’in daha doğrusu bu iletişim dilinin bir çeviri dil olduğunu ve uygulamasının da zorlama olduğunu düşünenlerdenim.

Her şeyden önce Şiddetsiz iletişimin dilinin yeni bir dil olduğu unutulmamalı. Kolektif ve kadim olmasına rağmen tamamen unutulmuş ve yeniden, en baştan öğrenilmesi gereken yabancı bir dildir aslında. Kadim diyorum; çünkü aslında şiddetsiz dili iletişim sahip olduğumuz hislerin, filtrelerden geçmeden, bir şeylere yansıtılmadan ya da bir şeylere benzetilmeden olduğu gibi görünmesi gereken hallerinin ifade edilmesine dayanıyor. Yani yazıldığı gibi değil, gözlerden okunduğu gibi…

Bu sebeple şiddetsiz iletişim dili öğrenmek de tıpkı yabancı bir dil öğrenmeye benziyor; öğrenilmesi, içselleştirilmese belki de yıllar alacak, hatırı sayılır bir süre, anlaşılan ama konuşulamayan, konuşulduğunda ise kulak tırmalayan, bolca hata ve duraksama içeren en eski ama yepyeni bir dil öğrenmeye…

Daha da önemlisi, iletişimin dediğimize göre, anlaşılması için tarafların tamamının hakim olması gereken bir dil bu. Yani bu “Şiddetsiz İletişim Dili”ni mükemmel bir şekilde konuşabiliyor olsanız dahi, karşınızdaki kişi ya da kişiler bu dile vakıf değilse, ne yazık ki anlaşılamayacağınız anlamına geliyor. Ve sanırım özellikle bizim ülkemizde konuyla ilgili sorun da tam burada başlıyor. Çünkü “şiddet”i bir iletişim yöntemi olarak benimsemiş, bebeklerin “yerim, ısırırım, senin için ölürüm” denilerek sevildiği bu coğrafyada şiddetsiz iletişim diliyle konuşmanızın en iyi ihtimalle başka bir gezegenden gelmiş “uzaylı” muamelesi görmenize sebep olması işten bile değil. Daha kötü olan ihtimalse, sizin tüm iyi niyetinizle şiddetsiz iletişim araçlarıyla konuşmanızın, karşınızda bu “şiddetsiz iletişim dili”nden bihaber olan kişilerde tam tersine “şiddet” duygusu uyandırması ihtimalidir! Bu tarz durumlarda, bu dile vakıf olmayan, dahası varlığından bile haberdar olmayan kişilerin sizin onlarla dalga geçiyor olduğunuzu ya da onları veya sorunlarını ciddiye almadığınızı düşünmesi maalesef çok olası.

Tam da bu sebeplerden, şiddetsiz iletişimin kısa vadede huzur, barış gibi çok ihtiyaç duyduğumuz duyguları yaymak için yeterli olmadığını düşünüyorum. Bunun için kayda değer oranda insanın bu dili öğrenip, pratik etmesi ve günün sonunda “içselleştirmesi” gerekiyor ki yeni nesiller bu dili “Ana dilleri” olarak kabul etsin ve konuşabilsin. Aksi durumda sonradan öğrenilen hiç bir dil, özellikle o dilin ana dil olduğu coğrafyada bir iletişim aracı olarak kullanılmıyorsa, kişilerin kendilerini ifade edebilmesi ve dolayısıyla karşılıklı olarak birbirlerini hakkıyla anlayabilmeleri için yeterli olmuyor.

Bana sorarsanız tıpkı “coğrafyanın kader olması” gibi anadilimiz de kaderimizdir. Kaç tane (şiddetsiz iletişim dili gibi) dil öğrenirsek öğrenelim, hislerimiz “anadilimizde” konuşuyor olacak. Ve ana dili dışında bir dil öğrenmemiş kişilerle iletişim kurmak istiyorsak, onlarla yine ana dilleriyle konuşmamız gerekecek. Dolayısıyla “Şiddetsiz İletişim Dili”nin öğrenilmesini ne kadar faydalı buluyorsam, her durumda, herkesle konuşulmasını da o derece sakıncalı bulurum.

Gelin biz “Şiddetsiz İletişimi Dili”ni 2. bir dil olarak ele alalım, mutlaka öğrenelim fakat herkesin bu dilden konuşacağı o muhteşem gün gelinceye kadar yalnızca bilenlerle, gerektiğinde konuşalım.

Bu sitede, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Kabul Et Detaylar