Her Zaman Daha İyi Bir Belirsizlik Vardır

Evet, her zaman hep daha iyi bir belirsizlik vardır, uzak gelecekte ya da yanı başımızda bir yerlerde!

Herhangi bir konuya girizgâh yaparken genelde ilk insanları referans alan hikayelerden ya da tarihin tozlu sayfalarından başlama ihtiyacı duyarız. Konunun kökensel sorgulamasına inmek isteriz. Tıpkı kişisel konularda çocukluğumuza dönüp bakma gereği duyduğumuz gibi. Aşina olduğumuz “çocukluğuna inmek” ifadesi de bu sebepten dilimize yerleşmiş olsa gerek. Kimi zaman eğlencesine de olsa dile getirdiğimiz bu ifade, insanın hayatında birçok şeyin başlangıcı olarak düşünülür. Öyledir de biraz. Zira yaşamın ilk yılları, insanın yaşamla kurduğu ilişkilerin ilk kırılma noktalarıdır. Bu yıllarda kurduğumuz ilişkilerde nelerle karşılaşacağımız, yaşayacağımız deneyimlerin bize neleri mümkün kılıp neleri mümkün kılamayacağını kestirebilmek her zaman net olmayabilir. Hatta belirsizdir diyebiliriz. Dolayısıyla her insan kendi çağının çocukluğu ve bu çağdaki belirsizliklerle mücadele içindedir.

Belirsizlikler Tsunamisinde Güvenli Yol

Heidegger’in da dediği gibi belirsizlikler tsunamisinin tam ortasına fırlatılmış gibi açarız gözlerimizi dünyaya. Peki, eğer dünyaya fırlatıldıysak “nereden fırlatıldık”, “nasıl fırlatıldık”, “neden fırlatıldık” gibi sorularla bir miktar daha belirsizlik de ekleyebiliriz. Gelecek ne kadar belirsizlikle dolu olsa da dünyanın geçmişi de benzer durumdadır. Bu durum ancak bir anlam çerçevesi kurulduğunda katlanılabilir hâle gelebilir. Kurulan anlam, zihnin karmaşık yapısı içinde şekillenir. Anlatılar da tam olarak bu noktada önem kazanır. Rastlantısal deneyimleri neden-sonuç bağlamında anlamlandırarak yaşamı bütüncül görmeyi kolaylaştırır.

Anlatıların en önemli özelliklerinden biri de kültürü, değerleri, deneyimleri neden sonuç ilişkisi içinde yorumlamaya ve anlamlı bağlar kurarak hayali deneyimlemeye fırsat sunmasıdır. İşte bu yüzden geçmişten günümüze kadar gelen anlatılar, yaşamın en güvenilir patika yollarından biri olmuştur.  Fakat yine de anlatıların, anlamı direkt olarak dayattığı söylenemez. Daha çok anlam için çerçeve oluşturmaya imkan sağlar.

Neredesin Adem?

Anlatılara göre ilk ebeveynlerimiz olan Adem ile Havva, bir yasağı ihlal eder ve karşılığında bitmek bilmeyen cezalar, sorgulamalar ve buna dair farklı hikayeler üretilir. Judea Pearl, Adem ile Havva’nın hikayesine tamamen farklı açıdan yaklaşır. Ortada bir yasak vardır, yasak ihlali vardır, yasak bir meyve vardır ve buna dair birçok hikaye vardır. Ancak Pearl, hikayenin sadece ahlak, ceza, ödül, yasak gibi kavramların etrafında dönmediğini, insan zihninin belirsizlikler karşısında nasıl çalıştığına dair düşünceler ortaya çıktığına dikkat çekmek ister. Hyatt ve Miller, Kendine Hikayeler Anlatan Beyin” adlı eserde Pearl’ın bu düşüncesine şu diyalogla yer vermiştir:

Tanrı sorar:
Neredesiniz?”
Adem yanıt verir:
-“Bahçede sesini duydum, çıplak olduğum için korktum ve saklandım
Tanrı sorar:
-“Çıplak olduğunu sana kim söyledi? Sana yememeni buyurduğum ağaçtan yedin mi?”
Adem yanıt verir:
-“Burada yanıma koyduğun kadın bana ağaçtan biraz meyve verdi ve ben de yedim

Bu diyalogda dikkat çekilmek istenen nokta, Tanrı’nın “neredesin” sorusu karşısında Adem’in konumunu, nerede olduğunu açıklamak yerine nedenlerini açıklamaya yönelmesidir. Judea Pearl, bu yönelimin tamamen zihnin çalışma biçimiyle ilgili olduğunu ve neden sonuç bağlamında anlamlı bir gerçeklik yaratarak açıklama ihtiyacına bağlamaktadır. Diğer bir deyişle insanın belirsizlik karşısında sığındığı temel zemin, olayların nedenlerine bağlı olarak anlamlandırma arzusuna dayandırmaktadır.

Bu noktada insan yalnızca hikaye anlatan, hikayeyle anlam kuran değil, aynı zamanda kendini kendine açıklayan bir anlatıcı görevi de üstlenmektedir. Halk arasında yasak elmanın yenmesi sonucu erkeklerin boğazında bulunan çıkıntıya “Adem elması” adı verildiği yönünde çıkan inanış buna güzel bir örnek olarak gösterilebilir. Söz konusu inanış, Gottschall’ın “hikâye insanları” metaforuyla belirttiği gibi belirsizlik karşısında insanın hikâyelere yönelme refleksini ön plana çıkarmaktadır.

Bu anlatılar, insanın belirsizlikler karşısında olasılıklar arasında anlamı en yoğun yansıtan açıklamaya meyilli olduğunu ortaya koymakta ve belirsizliğin oluşabileceği anlam karmaşasının kaygıya dönüşme durumunu kontrol altına almaktadır.

En Anlamlı Belirsizliğe Tutunmak

Süregelen anlatılar, insanlık tarihi boyunca her şeye anlam yükleyerek açıklamanın değil belirsizliklere açıklamalar oluşturmayı da kolaylaştırmaktadır. Anlatılar, insana tutunabileceği anlamlı bir olay örgüsü sunar. Bu da zihinsel bir hakimiyete izin verir. Hikayeler sadece anlam üretmekle kalmaz, zihinde kontrolün kaybolmadığı hissini canlı tutar. En azından bir sonraki belirsizliğe kadar kaygıdan az da olsa arınmış bir anlam dünyası için alan açmaya imkan sağlar.

Bu çerçeveden bakıldığında Erwin Schröndinger’in “olasılık yoğunluğu” ilkesini günlük yaşama uyarlamak belirsizlikler karşısında anlamlı bir zemin sunabilir. Yaşamın her aşamasında karşımıza birçok belirsizlik çıkmaktadır. Bunların birçoğu bizi aynı anda birden çok olasılığın içine çekebilir. İnsan zihni ise bu olasılıklar arasından genellikle kendisine en anlamlı gelen ihtimali seçmeye yönelir. Ve sonuç olarak insan, bu kadar belirsizliğin arasında olasılık yoğunluğu en yüksek olan ve anlam kurabildiği hikâyeye tutunur.

Elbette her zaman hep daha iyi bir belirsizlik vardır, kaçınılmaz.

Hikayeler belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaz fakat onunla yaşayabilmenin anlamlı yollarını sunar.

Yorum Yap