İçimizdeki Sesler

Dikkatli bir bakışla bu tip iç seslerin aslında bizim sesimiz olmadığını hemen fark ederiz. İç sesimizin a acımasız eleştirilerine kulak verdiğimizde, çoğunlukla bizi çocukluğumuzdaki bazı anılara götürürler; hatta bu seslerin şaşılacak derecede tanıdık olduklarını da fark edebiliriz. Bu tanıdık, eleştirel sesler, aslında çoğu zaman ebeveynlerimize yahut küçükken bakımımızı üstlenmiş bize yakın kişilerin sesleridir. Çocukluk çağları, beynimiz gördüklerini ve duyduklarını sürekli kayıt altına aldığı özel bir dönemdir. Daha sonraki yıllarda ise bu kayıtlar muhtelif şekillerde işlenip davranışlarımıza yön verirler. Bir başka deyişe, davranışlarımız, büyük oranda, erken dönemlerdeki deneyimlerimizle şekillenir. Öğrenme dediğimiz süreçler aslında sinir hücrelerinin birbirleri ile yeni elektriksel ve kimyasal bağlar kurmaları ile oluşur. Sinir hücreleri arasındaki iletişime aracılık eden kimyasal maddeler, yani “nörotransmitterler”, beynimizin tüm işlevlerinin de temelini oluştururlar. Pek sevdiğimiz ve halk arasında “mutluluk hormonu” olarak da adlandırılan serotonin gibi, dopamin, melatonin, endorfin gibi adına aşina olduğumuz maddelerin yanı sıra onlarca farklı kimyasal madde de bu etkileşimlerde pek önemli ve farklı roller oynarlar. Peki bu karmaşık kimyasal çorbadan nasıl oluyor da psikolojik sonuçlar ortaya çıkabiliyor? Elbette bu soruya doğrudan bir cevap verebilmek halen oldukça güç; zira bu hücre ve kimya çorbasının nasıl olup da davranışları, düşünceleri ve duyguları oluşturduğunu hala tam olarak anlayabilmiş değiliz. Fakat “biyopsikososyal kuramlar” denen bakış açıları sayesinde, davranışlarımızın kontrolü ve kişiliğin gelişimi süreçlerinde sinirsel yapımızın ve psikososyal çevremizin nasıl bir etkileşim ağı içinde belirleyici olduğunu genel hatları ile anlayabiliyoruz.

Kişiliğin gelişim aşamalarını kuşbakışı incelediğimizde bazı temel kurallar gözümüze çarpıyor. Mesela hayatımızın erken dönemlerinde bize bakım sağlayan insanların bizimle iletişim kurma tarzlarının gelişimimizde çok önemli olduğunu biliyoruz. Onlar bizimle nasıl iletişim kurduysa biz de daha sonra önce kendimizle, sonra da tabii ki başkalarıyla aynı tarzda iletişim kurmaya programlanıyoruz. Örneğin, sürekli olarak hataları yüzünden eleştirilen, aşağılanan ve taktir edilme arzusu karşılanmayan bir çocuğun,  kendisiyle aynı şekilde konuşan bir “iç ses” geliştirmesi bu açıdan hiç şaşırtıcı değildir. Böyle bir çocuk, ileriki yaşlarında (eğer aktif bir çaba ile bu döngüden çıkmayı başaramazsa) tabii olarak sürekli kendisini eleştiren bir iç sesle yaşamaya alışır. Böyle yetişen bir çocuğun çekingen ve içe kapanık kişilik özellikleri geliştirmesi de hiç beklenmeyen bir sonuç olmayacaktır. Çocuğu hakkında “o kadar da spora, çeşit çeşit etkinliğe götürüyorum ama bir türlü kendine güveni oluşmuyor” diye serzenişleri olan anne babalara, özgüven dediğimiz duygunun öyle dışarıdan yahut kendiliğinden oluşan bir şey olmadığını sıklıkla hatırlatmamız gerek. “Olumlu eleştiri” adı altında “çocuğa hatasını düzeltsin diye sürekli hatalarına dair geri bildirim vermenin” onları daha yeterli insanlar yapacağı yönündeki inançlar da cabası. Her zaman kısa yoldan çözümlere bayılırız; ama böyle çözümler genellikle işe yaramaz.

Çocukların birer “ayna” olduğunu sıklıkla hatırlamalıyız. Onlar, içinde yetiştikleri çevrenin duygusal örüntülerini yansıtırlar. Elbette yetiştikleri ortam tek kaderleri değildir; ama çoğu çocuk, bu başlangıç koşullarının sağladığı zihinsel fanusun dışına çıkamadan erişkin insanlar haline gelebiliyorlar.

İstismar Dedikleri

Çocuk istismarı denince ilk aklımıza gelenin genellikle cinsel istismar konuları olması çok doğal; zira istismar sözcüğü genellikle cinsel suçlarla birlikte anılıyor. Fakat en az onun kadar önemli ve çok daha yaygın olan “duygusal istismar” konusunu göz ardı edecek olursak, sonuçları pek ağır olabilir. Cinsel istismar da elbette muhtelif ve telafisi zor duygusal yaralara yol açabilir. Fakat çocuklarımızı aşırı koruma, aşırı otorite uygulama, her fırsatta cezalandırma gibi otomatik eylemlerimiz onları bizlere bağımlı kılarken; aşağılama, alay etme, kapasitesinin üzerinde beklentilere girme, aşırı eleştiri, iz bırakmayan şiddet, yok sayma, terk etme gibi davranışlar da ağır duygusal istismar vakalarının temellerini teşkil eder.

Çocukların anladığı dil, erişkin dilinden çok farklı değildir. Bir yetişkin olarak kazayla bir bardak içeceği döktüğünüzde biri size “amma sakarsın!” dediğinde ne hissederseniz, çocuklar da benzer duyguları hissederler. Nöropsikolojik açıdan bu tip deneyimlerin beyindeki kimyası aslında oldukça sade temellere dayanır: Mesela meşhur dopamin adlı kimyasalımız,  beynimizde dikkat, hareket, odaklanma ve haz duyma gibi işlevlerden sorumlu maddelerden birisidir. Gelişim döneminde (özellikle 5 -12 yaş arası dönemlerde) onay ve taktir ihtiyacının doyurulması, özgüven gelişimi için ileriki yaşlarda etkisini gösterecek kadar önemlidir. Elbette bu tip olumlu duygulanımların “kayıt sistemi” ağırlıklı olarak haz ve keyif duygularını yöneten dopamin maddesinin etkisine bağlıdır. Bir görev başarıldığında “taktir” gösterilmesi doğrudan motivasyonu artırıcı etki yapar; zira takdir, özellikle insan beyninde dopamin gibi ödül kimyasallarının çok miktarda salgılanması ile birlikte oluşur. Bir ödül beklentisine girdiğimizde beyin sinapslarımızda dopamin salgılanması da artar. Fakat sözkonusu beklenti gerçeklez, yani beklenen “ödül” (takdir) gelmezse, bu defa da dopaminin “geri çekilmesi” söz konusu olur. Biz bu duruma genel olarak “hayal kırıklığı” diyoruz. Ufacık bir takdir beklentisinin dahi yerine getirilemediği ağır duygusal istismar koşullarında, beyin “pekiştirme” devrelerini de yeterince geliştiremez. Bunlar yetmezmiş gibi bir de sürekli eleştiri ve aşağılama tepkilerinin peşi sıra geldiğini düşünün! Böyle bir insanın beyin bağlantılarının çok da sağlıklı gelişemeyeceğini anlamak için sinirbilim uzmanı olmaya bile gerek yoktur.

Çoğumuz, düşünmeden ve “otomatik pilotta” davranış gösterirken, erken çocukluk dönemlerimizde aldığımız sözsüz deneyimlerin etkisi altında davranırız. Ve maalesef, eğer üzerinde bir farkındalık çalışmamız yoksa, bize yapılanların neredeyse aynısını çocuklarımıza yapmamamız çok düşük bir ihtimaldir. Bu fasit daireyi kırabilmenin ilk adımı “farkındalık”tır. Bir kez fark edersek, bu döngüyü rahatlıkla kırabiliriz.

Bu sitede, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Kabul Et Detaylar